zamanında mardin milletvekili olan nurettin yılmaz'ın ağzından, o gün cezaevlerinde yaşanılan olaylara bakalım. uzun yazacağım. sıkılmadan okuyun. zaten sıkılamazsınız; ama vaktinizi ayırabilirsiniz
'' 12 eylül darbesinden sonra, 17 aralık günü polis evime geldi. beni ankara emniyet müdürlüğü'ne çağırıyorlardı. insan avının sürdüğü günlerdi. tutuklanacağımı anlamıştım. oysa, ellerinde tutarlı bir gerekçe yoktu. nasıl olsa o sonradan gelirdi. nitekim öyle oldu. darbenin hukuku buydu. almaya gelen polislere, laf olsun diye ''nedenini'' sordum. geçerli bir nedenin gerekli olmadığını biliyordum. ama yine de bir şeyler söylemiş olmak, kendimi tatmin etmek için soruyordum.
- diyarbakır'daki bir dava nedeniyle, dedi polislerden biri.
1979 yılında mardin
nusaybinilçesinde görevli bir jandarma astsubayı halka çok kötü davranıyor, eziyet ediyordu. nusaybin'de bulunduğum birgün, bu yüzden olaylar çıktı. büyük bir kalabalık toplanmıştı karakolun önünde.
milletvekiliydim. beni o halk seçmişti . olaylarla ilgilenmek görevimdi. ayrıca ecevit başbakandı. halk mc'den çok çekmişti. ecevit hükümeti de 'zulüm uyguluyor' denilerek halkın gözünden düşmesini, yıpranmasını içime sindiremiyordum.
karakola gidip astsubayla konuştum.
- suç işleyen varsa, dedim, yasaları uygularsınız. ama yasalar size insanları dövüp sövme hakkını vermiyor.
aramızda tartışma çıktı. ''görevime karışamazsınız'' diyordu. görevine karışmıyordum. sadece hukuku ve yasaları anımsatıyordum. küçük bir tartışmadan sonra karakoldan ayrıldım. astsubay sonra beni ihbar ediyor. '' jandarmaya karşı koymaktan'' hakkımda dava açıldı. ankara sulh ceza mahkemesi'ne götürdüler. tutuklama kararı 'vicahiye' çevrildi. ankara merkez cezaevi'ne kondum.
bir hafta sonra, beni diyarbakır'a götüreceklerini söylediler. hazırlandım.
- yalnız, dediler, bir astsubayla iki er de seninle gelecek. onların da uçak biletlerini sen alacaksın?
- neden ben alayım? dedim. ben kimseyi ağırlamıyorum ki...
aramızda tartışma çıktı. muhafızlarımla aynı araçta gidecekmişiz. otobüs, tren, uçak hangisini tercih edersem edeyim, benimle geelcek askerlerin de yol parasını ödeyecekmişim. devlet onların yol parasını ödemiyormuş.
-aksi halde, dediler, seni ilden ile jandarmaya teslim ederek diyarbakır'a götüreceğiz. bu durumda diyabakır'a varışın 10gün mü sürer, 1 ay mı bilemeyiz.
düşündüm. başka çare bulamadım. yollarda sürünmektense astsubayla bir erin uçak biletini almayı yeğledim. üstelik gidiş-dönüş olarak.
...
diyarbakır'da sivil cezaevi yerine beni askeri cezaevine götürdüler. devir-teslim işlemi tamamlanır tamamlanmaz, görevli astsubay berber çağırttı.
-bunun saçlarını nizami biçimde kesin! diye buyruk verdi. tavır değişmişti. aşağılayıcıydı tutum.
-saçlarımın kesilmesi önemli değil. nasıl olsa sonra yine uzar, dedim. ama ben bir milletvekiliyim. ankara'daki dil okulu parlamenterlerle dolu, hiçbirinin saçları kesilmedi.
asutsubay güldü:
- orası ankara, burası diyarbakır. saçların kesilecek.
bir süre tartıştık. çaresizlik içinde oturdum. saçlarımı kestiler. işini bitirince, süpürgeyi gösterdi.
-saçlarını süpür bakalım, dedi.
onurumu kırmak için yapıyorlardı bunu. itiraz ettim. gülüyordu berber. gününü görürsün gibisinden gülüşü.
- burada gelenektir, dedi. herkes kendi saçını süpürür.
orada başka askerler de vardı. beni aşağılamak için attıkları ilk adımın sonunda, dayağın geleceğini anladım. orada tanıdıklarım da vardı.
seçmenlerimin yanında dövülerek aşağılanmamak için kendi saçımı süpürmekten başka çare yoktu.
ben yeri süpürme konusunda tartışırken bir yandan da hemşehrilerimin saçları kesiliyordu. bana yeniden süpürgeyi gösterdiler. direnmeye çalıştım. gülüyorlardı erler.
- milletvekili olarak sen yapacaksın bu işi, dedi biri.
- ben, dedim, halkımın pisliğini temizlemekten bile onur duyarım. fakat bu yaptığınız, gurumumu kırmaya yönelik bir eylem olduğu için yapmayacağım.
bu sıra beklenmeyen bir şey oldu. hemşehrilerimden birkaçı öne fırladı.
- nurettin bey değil, biz süpüreceğiz ortalığı, dedi biri...aynı anda top gürlemesini andıran bir ses duyuldu.
- geçin yerinize!
bu bağırmayla 5-10 er coplarını çekip öne fırladılar. beni korumak için öne çıkan köylüleri dövmeye başladılar. copları hırsla indirdiler kafa,göz demeden.
- bu insanları nasıl döversiniz? diye bağırdım.
dövülen insanlar karşısında kendimi suçlu hissetmeye başladım. ortalığı yatıştırmak, dayak yiyen insanlara insanlık borcumu ödemek amacıyla elime süpürgeyi aldım.
- halkımın pisliğini bile süpürmek bana onur verir, dedim.
...
cezaevi yeni yapılmıştı. bina da , bölmeleri de amerikan tipiydi. demir kapılar, demir parmaklıklar, koğuşlar, hücreler...
beni sinema salonu amacıyla yaptırılmış ancak boş duran hangar gibi bir yere götürdüler. çevremdeki asker sayısı artmıştı. halka oluşturdular etrafımda. ellerindeki fenerleri yüzüme tutmuşlardı. bunların er olmadığını anladım. 30 dolaylarında kişilerdi. içlerinden biri:
- istiklal marşı'nı oku bakalım milletvekili, dedi.
- istiklal marşı'nı yeri geldiğinde okuruz, dedim. gerekirse yine okurum ama bu koşullar içinde değil.
halkadakilerden biri bağırdı:
- nerenin milletvekilisin sen?
- mardin'den milletvekili seçildim; ama bütün türkiyenin milletvekiliyim.
- kimin milletvekilisin sen onu söyle. yutturmaya kalkışma bize. biz kül yutacak adam değiliz.€
- öğrenmek istediğinizi net sorun, dedim.
yere yığıldım, sonrasını hatırlamıyordum. en son darbeler altında top gibi yuvarlandığımı hatırlıyorum. üstüm başım ıslaktı, ayılmam için su dökmüşlerdi anlaşılan. kıpırdadığımı görmüş olacaklar ki, gebermemiş bu diyip bir koğuşa götürüp attılar. yüzü aşkın tutuklu vardı içeride. arkadaşlar hemen üstümü çıkarttılar. pijamalarını giydirdiler. tüm bunları hayal meyal hatırlıyorum. arkadaşların 'beyin kanaması geçiriyor' diye askerleri uyarması üzerine beni hastaneye kaldırdılar.
...
birkaç dakika sonra gardiyan, hazırlan gidiyoruz dedi. çantam hazırdı aldım elime onları izlemeye başladım. ne olacaksa olsun diyordum. özür dilemeyecektim. işim ölüm de olsa olacaklara razıydım.
zemin kata indik. bir hücrenin önünde durduk. kapıyı açtılar.
hücre karanlıktı. adımımı atar atmaz, dizlerime kadar sular içinde kaldım. öteki hücrelerden sediri biliyordum. sıçrayıp sedire çıktım. gardiyanlar:
- iyi banyolar. şimdiden sıhhatler olsun, diyerek kapıyı kilitleyip gittiler.
- gözlerim karanlığa alışınca hücrenin içinin bir göl olduğunu, suların sedirin yarısını da kapladığını gördüm. suyun üzerinde insan pislikleri yüzüyordu. banyo dedikleri buymuş meğer.
sonradan öğrendim bazı şeyleri: dört katın kanalizasyon ve tuvaletleri, zemin kattaki üç-dört hücreden geçiyormuş. tuvalet ve kanalizasyon istendiği zaman bu hücrelere akıtılabiliyormuş. banyolu oda dedikleri buymuş.
kanalizasyon ve insan pisliğinden korunmak için bavulumu sedire koydum. bir yükseklik meydana geldi. çıkıp üzerine oturdum. ama ayağımı uzatacak olsam kanalizasyona batıyordu.
c.tesi günü olup bitenleri, sesleri güçlükle algılıyordum. göremiyordum artık. cisimleri bulanık görüyordum. gözüm ikide bir hücrenin içindeki pis görüntüye takılıyordu. o pislik bulamaç, bazen dağlardan çağıldayarak akan, köpükler saçan soğuk sular gibi görünüyordu. susuzluk ağzım, dilim, damağım kurumuştu. beş günden beri bir şey yememiş, içmemiştim. birkaç kez üstümde yüzen pislikleri elimle yanlara savurup o sudan içmek geldi içimden. hatta bir iki kere yöneldim de. fakat iradem galip geldi her defasında, o sudan içmektense, kıvranarak ölmenin daha iyi olacağını düşündüm.
gardiyanlar yoruluncaya dek vurdular önlerine açılmış avuçlara, uzatılmış ayaklara. sonra soluk soluğa aşağı indiler. ötekiler kenara dizilirken, gardiyan başı komutan yeniden tutuklulara döndü.
- tükürün bu herifin yüzüne!
tutuklularda bir hareket görülmedi. kimse 'komutanın' buyruğuna uymadı. daha da öfkelendi. defalarca tekrarladı. gardiyanlara:
- gerekeni yapın, dedi.
- dayak vaziyeti al!
- ayak dayak vaziyeti al!
dayanamadım artık.
- kardeşlerim, diye bağırdım. lütfen tükürün! yalvarırım, sizin tükürüklerinizden gocunmam. gül suyu gibi gelir bana...
-burada emri ben veririm, diyerek tokatlamaya başladı beni gardiyan.
- götürün bunu banyo yapsın !
beni kanalizasyonn dolmuş hücreye götürdüler. az sonra komutan çavuş geldi. bu adam şerbetten içti mi diye sordu? hayır yanıtını alınca, içsin bakalım dedi.
şerbet dediği üzerinde insan pisliği yüzen kanalizasyon sularıydı. pislik yemem ve sudan içmem için baskı yapmaya başladı.
- hayır, diye direndim.
direncim kırılmak üzereyken ramazan ayı olduğunu anımsadım. bunun üzerine:
- beni öldürebilirsiniz; ama orucumu bozdurup beni günaha sokamazsınız, dedim.
oruçlu olduğuma inanmadılar. bana yemin ettirdiler. sonunda inanmak zorunda kaldılar ve kurtuldum.
ama kurtulamayanlar da vardı.
bazı gençleri getiriyorlardı. gücü tükenene, direnci kırılana kadar işkence yapıyorlardı. sonunda pislikten yemek, suyu içmek zorunda bırakılıyordu. gözlerimle de tanık oldum bu gibi olaylara...
bazen de tutukluları bu pislik çukuruna getiriyorlardı.
- yıkan, diye buyruk veriyorlardı. direnme başlıyordu. hayır, diye karşı koyuyordu tutuklular; ama insanın direnci de bir noktaya kadar. sonuçta pisliğin içine yatıp debeleniyorlardı. hücreden çıktıkları zaman üstleri başları insan pisliğiyle sıvanıyordu.
...
edit :
ayı bay yapay arkadaşımızın hatırlatması üzerine kaynağı da belirtiyorum :
`h.nedim şahhüseyinoğlu - dünden bugüne düşünceye ve basına sansür `