belki ilginizi çeker
  1. · işçiler haklarının farkında mı
  2. · siyaset konuşuyorum çok entelektüelim
gündem
  1. · yaran diyaloglar
  2. · itü sözlük yazarlarının aslında içmek istedikleri
  3. · nurcuların hoşuna giden şeyler
  4. · soğuk havada kısa etekle dolaşan kızlar
  5. · kedi keserek internette yayınlayan kız
  6. · bir kadının bilmesi gerekenler
  7. · dtp genel başkanının izmirlileri tehdit etmesi
  8. · usher
  9. · yüreğin acıması

12 eylül ve sonrası  

  1. ilk baskısı 1987 de yapılmış emre kongarkitabı.
    kitapta 12 eylülü bir geçiş dönemi olarak ele alan emre kongar; darbe sonrasında türkiyenin değişik kesimlerinden insanların durumunu, darbenin türkiye -avrupa ilişkisine etkilerini anlatmaktadır.
    (miçemez, 25.09.2006 17:09)
  2. (galak, 04.01.2007 01:34 ~ 06.01.2007 23:47)
  3. (dmoment, 04.01.2007 01:40)
  4. 12 eylül
    (bkz: zifiri karanlık)

    sonrası
    (bkz: alaca karanlık)
    (rahatsız, 04.01.2007 01:54)
  5. sonrası aslında koca bir sessizlik koca bir hüzün büyük bir hayal kırıklığıdır benim adıma.okuduklarım,dinlediklerim
    özellikle babamın anlattıkları ile bütünleştirdiğim ve bugünle birebir bağdaştırdığım...12 eylül düşünme zahmetinmi alıp götürüvermiş gibidir genç nesillerin hayatından. belkide bundandır umursamaz bakış açıları.okumayı sevmeyen çalışmayı araştırmayı sevmeyen oturduğu yerden ahkam kesen hoşuna gitmeyen beğenmediği düzeni değiştirmek adına taşıyabileceği yükü bırakın parmak ucunu kıpırtdatmayan nesil bu yüzdendir belkide.bundandır artık pskolojik rahatsızlıkların günümüzde moda haline gelmesi ve herkesin üstüne bir anlaşılmamazlık hırkası giyinmesi ve bunu salt oturarak oturduğu yerden ahkam keserek yapması...12 eylül önceside bilinmezdir buna neden gerek duyulduğu,ülkenin bütünlük ve bağımsızlığının tehdit altında olması türünde söylemlerin ardından...hepsi kendi içinde bir büyük başlık olmak üzere halen tartışılmaktadır lakin skora göre konuşmak buysa ki bundan kaçınmak gerektiğini düşünürüm ama bu konuda gönül ferahlığıyla diyebiliyorum ki kardeşin kardeşle savaşmaması adına kardeş kardeşi öldürmüştür.ve ne olmuştur bize dar gelen demokrasi daraltılmışmıdır??bu dönemin ardından turgut özalın gündeme oturması da nasıl bir çelişkidir halen anlayamamışımdır.'sayın kenan evren kaybolan devlet otoritesini tekrar kazanmıştır,kaybolan hayatlar,canlar,ocaklar bunun yanında nedir ki zaten' gibi biraz arebesk tadında bir cümle geçer hep aklımdan 12 eylül denilince...
    (dengesiz çay tabağı, 04.01.2007 02:15 ~ 18:16)
  6. “yurdun camları her gün aşağı indirilirdi, okula da gitmezdik doğru dürüst, her gün bir arkadaşım kanlar içinde sürüklenirdi oradan oraya. bir gün yurdu bastılar, selma’yı öldürüp cesedini sürükleyerek götürdüler” şeklindeki hikâyelere çok alışkınım, evde o dönemin en göz önünde üniversitelerinden birinde okumuş biri var ve ne zaman "darbe" lafı geçse takılmış plak gibi tekrarlanır hatıralarda kalmalarına izin verilenler. aslında var olan şey; o günleri yaşamamış olmanın güvendeliği hissiyle birlikte korkunç bir hırs, düşmanlık ve kin sanıyorum. kim bilir, belki yaşanan o iğrenç yıllara saygım, belki gençliklerine acımam, belki de korkaklık. ama büyük bir ihtimalle sağımı solumu karıştırmam çok da rastlantı değil.
    (63, 09.07.2007 02:46 ~ 10.07.2007 21:18)
  7. kenan evren'in çocukları yetişmeye başlamıştır. düşünmenin öğretilmediği, konuşmanın engellendiği, itiraz etmek yerine boyun eğmenin dayatıldığı bir eğitim sistemi ve gençlik...
    (aglayankekinvekankalarınınkankası, 01.05.2009 16:17)
  8. 12 eylül sonrası askeri cunta çekilmez bir hayat yaşattı. hangi cümleyi kursam karar veremedim bu tanımı yapabilmek için. yaşamadım; ama okudum. okuduklarımı hissettim, ifade edemedim pek. kimileri insanlık dışı şeylerdi vicdanım kaldırmadı, kimilerini aklım almadı. birtakım yasaklar getirildi, gazeteler kapatıldı, gazeteciler tutuklandı, milletvekilleri sorgulandı, milletvekilleri işkence gördü, tutuklulara fare yedirdiler, lahım sularından-insan pisliğinden içirttiler vs vs. kısacası eylem bilançosu şöyle oldu:

    - 650 bin kişi gözaltına alındı.
    - 1 milyon 683bin kişi fişlendi.
    - açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
    - 7bin kişi için idam cezası istendi.
    - 517 kişiye idam cezası verildi.
    - 49 kişi asıldı.
    - 714 bin kişi tck'nin 141, 142, 163. maddelerinden yargılandı.
    - 98bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
    - 388 kişiye pasaport verilmedi.
    - 30bin kişi '' sakıncası olduğu için '' işten çıkarıldı.
    - 14bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
    - 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
    - 300 kişi ''kuşkulu'' bir şekilde öldü.
    - 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.
    - 14 kişi cezaevlerinde uygulamaları protesto etmek için yaptıkları 'açlık grevleri' sonucunu yaşamını yitirdi.
    - 937 film sakıncası bulunduğu için yasaklandı.
    - 23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu.
    - 3 bin 854 öğretmen, 120 üniversite öğretim üyesi, 47 hakimin işine son verildi.
    - halkın 'hayır' demesinin yasak olduğu anayasa oylaması sonucu 12 eylül'ü yapanlara ömür boyu dokunulmazlık tanındı.
    - 1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.
    - gazetecilere toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
    - getirilen yasaklar nedeniyle istanbul'da gazeteler toplam 300 gün yayımlanamadı.
    - 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. ( o nasıl oluyorsa artık?! )
    - 300 gazeteci saldırıya uğradı.
    - 31 gazeteci tutuklandı.
    - 211 gazeteci aleyhinde tazminat davası açıldı.
    - gazetecilerden 12 milyar 848 milyon lira tazminat istendi.
    - 39 ton gazete, dergi ve kitap sakıncalı olduğu için imha edildi.

    evet arkadaşlar, yazdıklarımı okudunuz. ülkenin o anlardaki durumunu anlamaya yardımcı olmuştur umarım. evet, tüm bunlardan sonra 80 sonrası kuşağı apolitik olmaya zorlandı. bizleri uzak tutmaya çalıştılar, bizleri önce ailemizde susturdular. tikky olduk, gotik olduk, emo olduk, başka bir şey olduk; ülkesinin tarihine, geçmişine, değerlerine sahip çıkabilen gençler olamadık ya da olanlarımız çok az oldu diyebilirim. bu tamamen kişisel bir sorun değildir, toplum buna yöneltti. toplum pasifleştirdi. şimdi okuyorsunuz da ne oluyor, ne yapabileceksiniz. belki gaza geleceksiniz, daha çok kin duyacaksanız; ilerde siz görürsünüz diye umut etmekten başka bir şey gelmeyecek elinizden. ya da ya da en kötüsü, aman olmuş bitmiş önümüze bakalım bir daha olmasın diyeceksiniz. evet bu cümle, iyiki olmuş haketmişlerdi demekten bile beterdir. her neyse, bilelim bunları arkadaşlar. vurdum duymaz olmayın. hem vurun, hem duyun. sessiz çığlıklar yeterli olmuyor. en azından yazın, anlatın. çoğalın, sadece bilsinler. bu bile kar. daha sonra bugünlerde yaşayanlardan örnek de vereceğim. devam edecek...
    (thedill, 20.05.2009 23:04)
  9. zamanında mardin milletvekili olan nurettin yılmaz'ın ağzından, o gün cezaevlerinde yaşanılan olaylara bakalım. uzun yazacağım. sıkılmadan okuyun. zaten sıkılamazsınız; ama vaktinizi ayırabilirsiniz
    '' 12 eylül darbesinden sonra, 17 aralık günü polis evime geldi. beni ankara emniyet müdürlüğü'ne çağırıyorlardı. insan avının sürdüğü günlerdi. tutuklanacağımı anlamıştım. oysa, ellerinde tutarlı bir gerekçe yoktu. nasıl olsa o sonradan gelirdi. nitekim öyle oldu. darbenin hukuku buydu. almaya gelen polislere, laf olsun diye ''nedenini'' sordum. geçerli bir nedenin gerekli olmadığını biliyordum. ama yine de bir şeyler söylemiş olmak, kendimi tatmin etmek için soruyordum.
    - diyarbakır'daki bir dava nedeniyle, dedi polislerden biri.

    1979 yılında mardin nusaybinilçesinde görevli bir jandarma astsubayı halka çok kötü davranıyor, eziyet ediyordu. nusaybin'de bulunduğum birgün, bu yüzden olaylar çıktı. büyük bir kalabalık toplanmıştı karakolun önünde.

    milletvekiliydim. beni o halk seçmişti . olaylarla ilgilenmek görevimdi. ayrıca ecevit başbakandı. halk mc'den çok çekmişti. ecevit hükümeti de 'zulüm uyguluyor' denilerek halkın gözünden düşmesini, yıpranmasını içime sindiremiyordum.
    karakola gidip astsubayla konuştum.
    - suç işleyen varsa, dedim, yasaları uygularsınız. ama yasalar size insanları dövüp sövme hakkını vermiyor.

    aramızda tartışma çıktı. ''görevime karışamazsınız'' diyordu. görevine karışmıyordum. sadece hukuku ve yasaları anımsatıyordum. küçük bir tartışmadan sonra karakoldan ayrıldım. astsubay sonra beni ihbar ediyor. '' jandarmaya karşı koymaktan'' hakkımda dava açıldı. ankara sulh ceza mahkemesi'ne götürdüler. tutuklama kararı 'vicahiye' çevrildi. ankara merkez cezaevi'ne kondum.

    bir hafta sonra, beni diyarbakır'a götüreceklerini söylediler. hazırlandım.
    - yalnız, dediler, bir astsubayla iki er de seninle gelecek. onların da uçak biletlerini sen alacaksın?
    - neden ben alayım? dedim. ben kimseyi ağırlamıyorum ki...

    aramızda tartışma çıktı. muhafızlarımla aynı araçta gidecekmişiz. otobüs, tren, uçak hangisini tercih edersem edeyim, benimle geelcek askerlerin de yol parasını ödeyecekmişim. devlet onların yol parasını ödemiyormuş.
    -aksi halde, dediler, seni ilden ile jandarmaya teslim ederek diyarbakır'a götüreceğiz. bu durumda diyabakır'a varışın 10gün mü sürer, 1 ay mı bilemeyiz.

    düşündüm. başka çare bulamadım. yollarda sürünmektense astsubayla bir erin uçak biletini almayı yeğledim. üstelik gidiş-dönüş olarak.

    ...


    diyarbakır'da sivil cezaevi yerine beni askeri cezaevine götürdüler. devir-teslim işlemi tamamlanır tamamlanmaz, görevli astsubay berber çağırttı.

    -bunun saçlarını nizami biçimde kesin! diye buyruk verdi. tavır değişmişti. aşağılayıcıydı tutum.
    -saçlarımın kesilmesi önemli değil. nasıl olsa sonra yine uzar, dedim. ama ben bir milletvekiliyim. ankara'daki dil okulu parlamenterlerle dolu, hiçbirinin saçları kesilmedi.
    asutsubay güldü:
    - orası ankara, burası diyarbakır. saçların kesilecek.

    bir süre tartıştık. çaresizlik içinde oturdum. saçlarımı kestiler. işini bitirince, süpürgeyi gösterdi.
    -saçlarını süpür bakalım, dedi.

    onurumu kırmak için yapıyorlardı bunu. itiraz ettim. gülüyordu berber. gününü görürsün gibisinden gülüşü.
    - burada gelenektir, dedi. herkes kendi saçını süpürür.
    orada başka askerler de vardı. beni aşağılamak için attıkları ilk adımın sonunda, dayağın geleceğini anladım. orada tanıdıklarım da vardı.
    seçmenlerimin yanında dövülerek aşağılanmamak için kendi saçımı süpürmekten başka çare yoktu.
    ben yeri süpürme konusunda tartışırken bir yandan da hemşehrilerimin saçları kesiliyordu. bana yeniden süpürgeyi gösterdiler. direnmeye çalıştım. gülüyorlardı erler.
    - milletvekili olarak sen yapacaksın bu işi, dedi biri.
    - ben, dedim, halkımın pisliğini temizlemekten bile onur duyarım. fakat bu yaptığınız, gurumumu kırmaya yönelik bir eylem olduğu için yapmayacağım.
    bu sıra beklenmeyen bir şey oldu. hemşehrilerimden birkaçı öne fırladı.
    - nurettin bey değil, biz süpüreceğiz ortalığı, dedi biri...aynı anda top gürlemesini andıran bir ses duyuldu.
    - geçin yerinize!
    bu bağırmayla 5-10 er coplarını çekip öne fırladılar. beni korumak için öne çıkan köylüleri dövmeye başladılar. copları hırsla indirdiler kafa,göz demeden.
    - bu insanları nasıl döversiniz? diye bağırdım.
    dövülen insanlar karşısında kendimi suçlu hissetmeye başladım. ortalığı yatıştırmak, dayak yiyen insanlara insanlık borcumu ödemek amacıyla elime süpürgeyi aldım.
    - halkımın pisliğini bile süpürmek bana onur verir, dedim.
    ...

    cezaevi yeni yapılmıştı. bina da , bölmeleri de amerikan tipiydi. demir kapılar, demir parmaklıklar, koğuşlar, hücreler...

    beni sinema salonu amacıyla yaptırılmış ancak boş duran hangar gibi bir yere götürdüler. çevremdeki asker sayısı artmıştı. halka oluşturdular etrafımda. ellerindeki fenerleri yüzüme tutmuşlardı. bunların er olmadığını anladım. 30 dolaylarında kişilerdi. içlerinden biri:
    - istiklal marşı'nı oku bakalım milletvekili, dedi.
    - istiklal marşı'nı yeri geldiğinde okuruz, dedim. gerekirse yine okurum ama bu koşullar içinde değil.
    halkadakilerden biri bağırdı:
    - nerenin milletvekilisin sen?
    - mardin'den milletvekili seçildim; ama bütün türkiyenin milletvekiliyim.
    - kimin milletvekilisin sen onu söyle. yutturmaya kalkışma bize. biz kül yutacak adam değiliz.€
    - öğrenmek istediğinizi net sorun, dedim.

    yere yığıldım, sonrasını hatırlamıyordum. en son darbeler altında top gibi yuvarlandığımı hatırlıyorum. üstüm başım ıslaktı, ayılmam için su dökmüşlerdi anlaşılan. kıpırdadığımı görmüş olacaklar ki, gebermemiş bu diyip bir koğuşa götürüp attılar. yüzü aşkın tutuklu vardı içeride. arkadaşlar hemen üstümü çıkarttılar. pijamalarını giydirdiler. tüm bunları hayal meyal hatırlıyorum. arkadaşların 'beyin kanaması geçiriyor' diye askerleri uyarması üzerine beni hastaneye kaldırdılar.

    ...

    birkaç dakika sonra gardiyan, hazırlan gidiyoruz dedi. çantam hazırdı aldım elime onları izlemeye başladım. ne olacaksa olsun diyordum. özür dilemeyecektim. işim ölüm de olsa olacaklara razıydım.
    zemin kata indik. bir hücrenin önünde durduk. kapıyı açtılar.
    hücre karanlıktı. adımımı atar atmaz, dizlerime kadar sular içinde kaldım. öteki hücrelerden sediri biliyordum. sıçrayıp sedire çıktım. gardiyanlar:
    - iyi banyolar. şimdiden sıhhatler olsun, diyerek kapıyı kilitleyip gittiler.
    - gözlerim karanlığa alışınca hücrenin içinin bir göl olduğunu, suların sedirin yarısını da kapladığını gördüm. suyun üzerinde insan pislikleri yüzüyordu. banyo dedikleri buymuş meğer.
    sonradan öğrendim bazı şeyleri: dört katın kanalizasyon ve tuvaletleri, zemin kattaki üç-dört hücreden geçiyormuş. tuvalet ve kanalizasyon istendiği zaman bu hücrelere akıtılabiliyormuş. banyolu oda dedikleri buymuş.

    kanalizasyon ve insan pisliğinden korunmak için bavulumu sedire koydum. bir yükseklik meydana geldi. çıkıp üzerine oturdum. ama ayağımı uzatacak olsam kanalizasyona batıyordu.

    c.tesi günü olup bitenleri, sesleri güçlükle algılıyordum. göremiyordum artık. cisimleri bulanık görüyordum. gözüm ikide bir hücrenin içindeki pis görüntüye takılıyordu. o pislik bulamaç, bazen dağlardan çağıldayarak akan, köpükler saçan soğuk sular gibi görünüyordu. susuzluk ağzım, dilim, damağım kurumuştu. beş günden beri bir şey yememiş, içmemiştim. birkaç kez üstümde yüzen pislikleri elimle yanlara savurup o sudan içmek geldi içimden. hatta bir iki kere yöneldim de. fakat iradem galip geldi her defasında, o sudan içmektense, kıvranarak ölmenin daha iyi olacağını düşündüm.

    gardiyanlar yoruluncaya dek vurdular önlerine açılmış avuçlara, uzatılmış ayaklara. sonra soluk soluğa aşağı indiler. ötekiler kenara dizilirken, gardiyan başı komutan yeniden tutuklulara döndü.
    - tükürün bu herifin yüzüne!
    tutuklularda bir hareket görülmedi. kimse 'komutanın' buyruğuna uymadı. daha da öfkelendi. defalarca tekrarladı. gardiyanlara:
    - gerekeni yapın, dedi.
    - dayak vaziyeti al!
    - ayak dayak vaziyeti al!
    dayanamadım artık.
    - kardeşlerim, diye bağırdım. lütfen tükürün! yalvarırım, sizin tükürüklerinizden gocunmam. gül suyu gibi gelir bana...
    -burada emri ben veririm, diyerek tokatlamaya başladı beni gardiyan.
    - götürün bunu banyo yapsın !
    beni kanalizasyonn dolmuş hücreye götürdüler. az sonra komutan çavuş geldi. bu adam şerbetten içti mi diye sordu? hayır yanıtını alınca, içsin bakalım dedi.
    şerbet dediği üzerinde insan pisliği yüzen kanalizasyon sularıydı. pislik yemem ve sudan içmem için baskı yapmaya başladı.
    - hayır, diye direndim.
    direncim kırılmak üzereyken ramazan ayı olduğunu anımsadım. bunun üzerine:
    - beni öldürebilirsiniz; ama orucumu bozdurup beni günaha sokamazsınız, dedim.
    oruçlu olduğuma inanmadılar. bana yemin ettirdiler. sonunda inanmak zorunda kaldılar ve kurtuldum.
    ama kurtulamayanlar da vardı.
    bazı gençleri getiriyorlardı. gücü tükenene, direnci kırılana kadar işkence yapıyorlardı. sonunda pislikten yemek, suyu içmek zorunda bırakılıyordu. gözlerimle de tanık oldum bu gibi olaylara...

    bazen de tutukluları bu pislik çukuruna getiriyorlardı.
    - yıkan, diye buyruk veriyorlardı. direnme başlıyordu. hayır, diye karşı koyuyordu tutuklular; ama insanın direnci de bir noktaya kadar. sonuçta pisliğin içine yatıp debeleniyorlardı. hücreden çıktıkları zaman üstleri başları insan pisliğiyle sıvanıyordu.

    ...

    edit : ayı bay yapay arkadaşımızın hatırlatması üzerine kaynağı da belirtiyorum :

    `h.nedim şahhüseyinoğlu - dünden bugüne düşünceye ve basına sansür `
    (thedill, 21.05.2009 00:03 ~ 24.05.2009 21:28)
  10. toz dumanın ardından insanların üstüne atılan ölü toprağıdır. beslemeyip asanların resim sergilerine giden malların o büyük ressamın ibret tablolarını açık arttırmalarda satın almalarıdır. insanları birbirine tokuşturan sistemin sol ve sağ sac ayaklarının sökülüp sadece islamcı ayağının palazlandırılması suretiyle kendini o sac ayağında kodlayanların etinden sütünden düzenin faydalanmasıdır. kısır döngünün liberal soslu, ılık rüzgarlı islamik dönemidir. bunun ardından büyük ihtimal sol, demokratik bir zırh ardında hoş kokulu bir esintiyle bir iktidar gelecek; ardından da türküm doğruyum çalışkanım bayrağı devralacak nihayetinde böyle sürüp gidecektir. ta ki hakikatin yaratılan değil bulunan bir şey olduğu anlaşılana değin..
    (ebrartan, 21.05.2009 00:35)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil