şeyh bedrettin destanı   

adana çık aradan

  1. (bkz: şeyh bedrettin ayaklanması)
    (ashra, 27.11.2006 08:25)


  2. 1.

    sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    öz kardeşi musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    çelebi sultan memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    çelebi hünkâr idi amma
    âl osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.



    2.

    bu göl iznik gölüdür.
    durgundur.
    karanlıktır.
    derindir.
    bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.

    bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.

    bu göl iznik gölüdür.
    yanında iznik kasabası.
    iznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    çocuklar açtır.
    kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    ve delikanlılar türkü söylemez.

    bu kasaba iznik kasabası.
    bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    bu evde
    bir ihtiyar vardır bedreddin adında.
    boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.

    bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    hattı talik ile yazıyor
    «teshil»i.
    karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    bakıyor:
    başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu börklüce mustafa.
    bakıyor:
    kartal gagalı torlak kemâl..
    bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    iznik sürgünü bedreddine bakıyorlar..



    3.

    kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

    iznik gölünde akşam oldu.
    dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.

    kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

    iznik gölünde akşam oldu.
    bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.

    ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— o âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim...

    ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz...»


    ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    simavneli «teshil»ini
    torlak kemâlle mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    al atların kolanını sıktılar.
    ve iznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...

    kitaplarının adı:
    «varidat»dı.



    4.

    börklüce mustafa ile torlak kemâl, bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri aydın, biri manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün haymana ovasına ulaştığımızda

    duyduk ki mustafa huruç eylemiş
    aydın elinde karaburunda.
    bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.

    duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»

    duyduk ki...
    bu işler duyulur da durmak olur mu?
    bir sabah erken,
    haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «varalım,
    dedik.
    görelim,
    dedik.
    yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları...

    dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..



    5.

    arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. vaktiyle musanın dinindenmiş. şimdi börklüce yiğitlerinden.
    ikincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. sakızlı rum bir gemiciymiş. o da börklüce müritlerinden.
    üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen hüseyine benzetiyorum. yalnız hüseyin erzurumluydu. bu aydınlıymış.
    ilk sözü söyliyen aydınlı oldu:
    — dost musunuz düşman mı? dedi. dost iseniz hoşgeldiniz. düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
    — dostuz, dedik.
    ve o zaman öğrendik ki, sarohan valisi sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
    yine, o yolparacılar koğuşunda yatan hüseyin'e benziyeni dedi ki:
    — buradan ta karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
    müjde büyüktü. rehberim:
    — öyleyse tez dönelim. haberi bedreddine iletelim, dedi.
    yanımıza sakızlı rum gemici anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar âl osman oğullarının karanlığına daldık.
    bedreddini iznikte, göl kıyısında bulduk. vakit sabahtı. hava ıslak ve kederliydi.
    bedreddin.
    — nöbet bizimdir. rumeline geçek, dedi.
    gece iznikten çıktık. peşimizi atlılar kovalıyordu. karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. rehberim önden gidiyor, bedreddinin atı benim al atımla anastasınki arasındaydı. biz üç anaydık. bedreddin çocuğumuz ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. biz üç çocuktuk. bedreddin babamız. karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça bedreddine sokuluyorduk.
    gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak isfendiyara ulaştık. oradan bir gemiye bindik.



    6.

    bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    yıldızlar sayısızdı.
    yelkenler sönüktü.
    su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.

    sarı anastasla adalı bekir
    hamladaydılar.
    koç salihle ben
    pruvada.
    ve bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.

    ben:
    — ya! bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.

    bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    bir gece bir yelkenli geçip karadenizi
    gidiyordu deliormana
    ağaçdenizine...



    7.

    bu orman ki deliormandır gelip durmuşuz
    demek ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.

    her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    yani rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol ağaçdenizine akıp gelmiş...

    bir kızılca kıyamet!
    karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    deliorman deli olalı beri....



    8.

    anastası deliormanda bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim geliboluya indik. bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. galiba bir dildâde yüzünden. biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, izmir yoluyla karaburuna, bu sefer şeyhinden mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
    izmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan bayezid paşanın anadolu askerlerini topladığını duyduk.
    izmirde çok oyalanmadık. şehirden çıkıp aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. üçü kavukluydu, birisi fesli. selâm verdiler. selâm aldık. kavuklulardan birisi neşrî imiş. dedi ki:
    — halkı ibahet mezhebine davet eden börklücenin üzerine sultan mehemmed bayezid paşa'yı gönderir.
    kavuklulardan ikincisi şükrüllah bin şihâbiddin imiş. dedi ki:
    — bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. ve bunların dahi şer'i muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
    kavuklulardan üçüncüsü âşıkpaşazâde imiş. dedi ki:
    - sual: ahir börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
    - cevap: allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
    fesli olan çelebi ilâhiyat fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. yüzümüze baktı. gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. bir şey demedi.
    biz hemen atlarımızı mahmuzladık. ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak aydına, karaburuna, börklücenin yanına vardık.



    9.

    sıcaktı.
    sıcak.
    sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.

    sıcaktı.
    bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    o, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    toprak
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    sıcaktı.
    baktı karaburun dağlarından o
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    kırlarda çocuk başlarını
    kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

    bu gelen
    şehzade murattı.
    hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki şehzade muradın
    ismine
    aydın eline varıp
    bedreddin halifesi mülhid mustafanın başına ine.

    sıcaktı.
    bedreddin halifesi mülhid mustafa baktı,
    baktı köylü mustafa.
    baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    baktı dimdik
    dosdoğru.
    baktı o.
    en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    toprak
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    baktı.
    bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

    sıcaktı.
    baktı.
    bedreddin yiğitleri baktılar ufka...


    en yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    toprak
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.

    sıcaktı.
    bulutlar doluydular.
    nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    birden-
    - bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.

    mübalâğa cenk olundu.

    aydının türk köylüleri,
    sakızlı rum gemiciler,
    yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı börklüce mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.

    hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..

    yenildiler.

    yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.

    tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    o dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    o, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer aydın ellerinden karaburun mağlûpları..*


    10.

    karanlıkta durdular.
    sözü o aldı, dedi:
    «— ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»

    yağmur
    yağıyordu boyuna.
    sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»

    karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    göster geçeyim!
    kalesi var mı?
    söyle yıkayım.
    baç alırlar mı?
    de ki vermeyim!»

    sözü o aldı, dedi:
    «—ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    girip çıkılmaz.
    kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    var git al atlı yiğit
    var git işine!..»

    dedim: «— girip çıkarım!»
    dedim: «-—yakıp yıkarım!»
    dedi: «—yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    cellât ali,
    mustafayı
    çağırıyor!
    var git al atlı yiğit
    var git işine!..»

    dedim: «— dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    sanmayınız
    dayanamam.
    sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!

    dostlar
    "olmaz!" demeyin,
    "olmaz!" demeyin boşuna.
    sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!

    dostlar
    biliyorum!
    dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir o!
    biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    bedreddin kullarından
    börklüce mustafayı
    mustafayı.»


    boynu vurulacak iki bin adam,
    mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.

    kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    amasya padişahı şehzade sultan murat.
    ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim bayezid paşa!

    satırı çaldı cellât.
    çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    ve her baş düşerken yere
    çarmıhından mustafa
    baktı son defa.
    ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —iriş
    dede sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..



    11.

    bayezid paşa manisaya gelmiş, torlak kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
    rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
    yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
    hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. gelibolu karşıdan göründü. rehberime:
    — takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
    bir kayık bulduk.
    deniz dalgalıydı. kayıkçıya baktım. bir almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
    boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
    — serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.



    12.

    rumeline ayak bastığımızda çelebi sultan mehemmedin selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak sereze geldiğini duyduk. bir an önce deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
    bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan deliorman taraflarından gelip serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. tüylerim diken diken oldu. rehberime dedim ki:

    ben tanırım bu nal seslerini.
    bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.

    ben tanırım bu nal seslerini.
    onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz şüphe uykuda...

    ben tanırım bu nal seslerini.
    onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.

    ben tanırım bu nal seslerini
    onları deliorman da tanır..

    filhakika bu nal seslerini deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, bayezid paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. yani yol kenarında rastladığımız üç atlı osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de bedreddindi.



    13.

    rumeli, serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    huzûru hümayun.

    ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    karşıda hünkâr.
    bakıştılar.

    hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

    hazır bilmeclis
    mevlâna hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi...

    dönüldü bedreddine.
    denildi: «sen de konuş.»
    denildi: «ver hesabını ilhadının.»

    bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    dışarda güneş var.
    yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    bedreddin gülümsedi.
    aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    gayrı uzatman sözü.
    mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..



    14.

    yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.

    yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

    yağmur çiseliyor,
    serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    bedreddinim bir ağaca asılı.

    yağmur çiseliyor.
    gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.

    yağmur çiseliyor.
    serez çarşısı dilsiz,
    serez çarşısı kör.
    havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    ve serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

    yağmur çiseliyor.
    (garion, 09.04.2007 22:05)
  3. ahmet kaya'nın söylediği ve çemberimde gül oya adlı dizide söylenilen kısım şudur;


    yağmur çiseliyor,yağmur çiseliyor
    serez'in esnaf çarşısında
    yağmur çiseliyor...

    “yağmur çiseliyor
    korkarak yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi
    yağmur çiseliyor
    beyaz ve çıplak
    mürtetli ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    yağmur çiseliyor
    serez'in esnaf çarşısında
    bir bakırcı dükkanının karşısında
    bedrettin’im bir ağaca asılı
    yağmur çiseliyor
    gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir
    ve yağmurdan ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan
    şeyhimin çırılçıplak etidir
    yağmur çiseliyor
    serez çarşısı dilsiz
    serez çarşısı kör
    havada konuşmamanın görmemenin
    kahrolası hüznü
    ve serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü
    yağmur çiseliyor.“
    (mistir loba loba, 27.08.2007 21:40)
  4. tuncel kurtiz ve sema moritz dimo tarafından çok iyi yorumlanmış olan, nazım hikmet tarafından yazılmış olan destan. 1994 çıkışlı şeyh bedrettin destanı günümüz için bir ayin albümüne muhakkak bir kulak kabartmak gerekiyor. özellikle sedirde, duyduk ki, deliorman bölümlerini ayrıca alıcı kulakla dinlemeniz teavsiye edilir.bir yanda tuncel kurtiz'in nefes temrinleri, sema moritz'in ağıtsal soprano çığlığıyla birleşiyor.
    (vendetta dantes, 14.10.2007 19:16)
  5. "simavne kadısı oğlu şeyh bedreddin destanı" adıyla nazım hikmet tarafından yazılmış destandır. aşağıda da bu eserin geniş yorumu bulunmaktadır merak edenler için.
    alıntı falan değildir. tamamen kendi hazırladığım bir metindir. copydir pastedir ama benimdir. yaaa!

    simavne kadısı oğlu şeyh bedreddin destanı

    destanın giriş bölümünde nazım hikmet, şeyh bedreddin ile ilgili çalışmalardan bahseder. nazım hikmet’in öyküleştirdiği destanda, mekan cezaevidir. zamanın tarih eğitimcilerinden biri, mehemmed şerefeddin efendi tarafından kaleme alınmış olan risaleyi okurken, şeyh bedreddin’e ve onun yoldaşlarına söylenen sözlere bir yandan gülmekte ve bir yandan içerlemektedir. bu arada mehemmed şerefeddin efendi’ye de lafını esirgemez, verip veriştirir. hapishane camından göremediği denizi anlatır, koğuşun ter kokan çimentosunu koklatır bize, üst kattaki prangalı idamlıkların zincir seslerini işittirir, cigarasını tüttürür, yorulmuştur nazım ve kafasında okuduğu kitaptan pasajlar uçuşmaktadır. o sırada pencerede şeyh bedreddin’in müritlerinden, börklüce’nin dervişlerinden birinin beyazlar içindeki hayaletini görür. onu çağırmaktadır. elini uzatır ve zamanda kısa bir yolculuğa çıkar.

    giriş bölümünden sonra on dörde kadar numaralanmış, on şiir ve dört düz yazı nazım’ın çelebi mehmet dönemi osmanlı’sına yaptığı yolculuğu anlatmaktadır. sonunda ise geri dönüşü ve hapishanedekilere yaşadıklarını anlattığı bölümler olan “tornacı şefiğin gömleği” ve “ahmedin hikayesi” yer almaktadır.

    ilk şiir nazım’ın osmanlı’yı anlattığı şiiridir. çelebi mehmet’in nasıl padişah olduğunu, osmanlı’daki tımar sisteminin ne durumda olduğunu, köylünün neler çektiğini, loncaların ümitsizliğini anlatmıştır. nazım’ın destanında belki de en etkileyici ve vurucu şiirlerindendir. ayrıca, ilk ve orta öğretim düzeyindeki okullarda öğretilen osmanlı tarihinden çok farklı ve gerçekçi bir osmanlı tasviri de yapmıştır.

    sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    öz kardeşi musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    çelebi sultan memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    çelebi hünkâr idi amma
    Âl osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    kırık testiler susuz
    su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
    yolcu yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.

    ikinci şiirde, iznik’e beddreddin’in sürgün edildiği yere gider nazım. iznik gölünden iznik’in yansıması seyrettirir bize nazım ve iznik’in esnaf mahallerine geldiği sırada iznik sürgünü bedreddin’i anlatır “teshil”ini yazarken. müritleri börklüce mustafa ile torlak kemal de başındadırlar. bu şiirin bir kısmında yine osmanlı’daki insanların durumuna değinmiştir. bu alıntıda da nazım, usta kalemiyle ve insancıllığıyla gerçekleri gözümüzün içine sokmaktadır.

    bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.

    bu göl iznik gölüdür.
    yanında iznik kasabası.
    iznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    çocuklar açtır. …
    kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    ve delikanlılar türkü söylemez.

    üçüncü şiirde dokunaklı bir öykü de yer almaktadır, bedreddin’in öyküsünün yanında. nazım hikmet bu şiirinde de osmanlı’daki içler acısı durumları, baskıları önümüze koymaya devam etmiştir. şiirin bedreddin ile ilgili bölümünde ise bedreddin’in arzusunun tutsaklığa boyun eğmeyişi ve baş müritlerinin yola çıkışı, isyan hareketinin başlangıcı yer alır.

    nazım rehberiyle birlikte yolculuğuna devam ederken börklüce mustafa’nın karaburun’da, aydın’da yaptıklarının haberini alır. dördüncü bölümdeki bu şiirde nazım kazanılan zaferi ve börklüce mustafa’nın diyarında gördüğü güzellikleri anlatır. şu dizelerle bitirdiği şiirinde bir mutluluk havası egemendir:

    bir adım geride ağlayan toprak.
    bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

    beşinci kısım düz yazı biçimindedir. nazım ve rehberi börklüce’nin ağaları yok edip, toprağı halka verdiği diyarına giderler. dostlarla buluşulur, güzel haberler alınır ve bedreddin’e haberler iletilmek üzere tekrar yola çıkılır. bedreddin’in iznik’ten kaçırıldığı zamanlara gider nazım ve onu koruyan müritlerinin içinde yer alır. bedreddin’i isfendiyar beyliği’nin topraklarına ulaştırırlar ve buradan gemiye binilir.

    nazım hikmet, bedreddin ve yoldaşlarıyla birlikte, denizden deliorman’a giderken yaşanılan bir geceyi anlatır altıncı bölümde. şiirde denizin sessizliği, durgunluğu, gökyüzündeki yıldızların yalnızlığıyla geçen yolculuk resmedilir ve bedreddin ağaç denizine –deliorman’a– ulaştırılmıştır.

    yedinci şiirde deliorman’da bedreddin’in halkı örgütlemesi anlatılır. kamp kurulup, civardaki yerleşim yerlerine insanlar yollanır. gidenlerin peşlerinde daha büyük kalabalıklarla gelişi coşkuyla anlatılmıştır. dayanışmanın ve halkın birleşmesinin anlatıldığı yer, şiirin en canlı yeridir.

    her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    yani rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol ağaç denizine akıp gelmiş...

    bir kızılca kıyamet!
    karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    deliorman deli olalı beri…

    sekizinci bölümde nazım yine yollardadır rehberiyle ve bedreddin’den börklüce ‘ye haberler götürmektedir bu kez. yolda çelebi mehmet’in verdiği emirle bayezid paşa’nın izmir’de ordu hazırladığını da görürler. devam ederlerken yollarına, üç kavuklu ve bir fesliyle karşılaşırlar. kavuklulardan biri, bayezid paşa haberini verir, diğeri börklüce’nin muhammed’e muhalifliğinden dem vurur, sonuncusu da börklüce’nin ahirette ne olacağını merak eder. fesli adam ise gülümser, mehemmed şerefeddin efendi’dir. nazım ve rehberi yollarına devam ederler.

    dokuzuncu bölüm, tekrarlarıyla, ağır ağır işlenen dizeleriyle, acıta acıta kendini okutan, bu destanın en görkemli şiirinden oluşur. tamlamaların, betimlemelerin benzetmelerin en güzellerini, en dokunaklılarını oluşmuştur nazım hikmet:

    “…sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak…”
    “…kırlarda çocuk başlarını
    kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp…”

    şiirde börklüce’nin yoldaşlarının üzerine gelir bayezid’in orduları. bedreddin’in yiğitleri korkusuzca ölümü beklerler. “mübalağa cenk olundu.” der nazım. şiirin burasından sonrasında, hüzün çöker nazım’ın üstüne, yiğitlik destanının acı sonu da yiğitçe olmuştur. on bin yiğitten geriye iki bin kalmıştır.

    hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini…

    şiirin sonunda nazım büyük bir acı duyduğunu yineler. tutsaklar alınıp, götürülürler ve şiir biter. şiirin sonundaki dipnotta, nazım, kendisi için taze solcuların yapacağı yanlış yorumlara da önceden cevabını vermektedir ve yaşananların her ne kadar tarihsel, sosyal, ekonomik şartların bir gerekliliği olduğunu bilse de üzüntüsünün ayıplanamayacağını söyler. ve der ki: “bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi?”

    onuncu bölümde börklüce ve iki bin yoldaşı ayasluğ şehrine getirilir. nazım feryatlar içinde börklüce’yi göreyim diye seslenir. yalvarışları yakarışları, acısını en derinden hissettirir. börklüce’nin çarmıha mıhlanıp, iki bin yoldaşının başlarının kesilmesinin teker teker izletildiği zamanı tüm gerçekliğiyle, yıkıcılığıyla ve yakıcılığıyla sahneler nazım hikmet.

    boynu vurulacak iki bin adam,
    mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.

    kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    amasya padişahı şehzade sultan murat.
    ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim bayezid paşa!

    satırı çaldı cellât.
    çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardınca düştü başlar.
    ve her baş düşerken yere
    çarmıhından mustafa
    baktı son defa.
    ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —iriş
    dede sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi…

    bayezid paşa, torlak kemal’i de manisa’da idam eder ve on ildeki bütün isyancıları asar. nazım on birinci bölümünü düz yazı olarak kaleme almıştır. etkileyiciliğinden bir şey kaybetmeyen anlatımıyla bu bölümde, idam edilenlerin bulunduğu on ilden geçerlerken gördüklerini tüm çıplaklığıyla şöyle anlatır: “rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.” rehberiyle birlikte bedreddine’e koşan nazım, gelibolu’yu geçerlerken gördükleri kayıkçıyı koğuşta başucuna astığı resimdeki adama benzetir. bu adamın adını söylemese de tasvirinden ve daha sonra kayıkçının söylediği şu sözlerden onun karl marx olduğu anlaşılmaktadır: “serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler.” nazım hikmet burada kayıkçının ağzından marx ve engels tarafından yazılmış olan “komünist manifesto”nun ilk kısmının ikinci cümlesini alıntı yapmaktadır.
    on ikinci bölümde nazım hikmet hem düz yazı hem de şiir kullanmıştır. bu bölümde nazım ihaneti anlatır. deliorman’da osmanlı muhafızları tarafından kaçırılan şeyh bedreddin’in ve müritlerinin uğradığı ihaneti, yanındaki yoldaşına söylediği bir şiirle ürperti içinde anlatmaktadır.

    sonunda bedreddin, devletin, hünkârın huzuruna çıkarılır. bu şiirde nazım, çelebi mehmet’in karşısındaki şeyh bedreddin’den bahseder. padişah, usulüne uygun bir cezalandırma olmasını ister ve mevlana hayder tarafından cezası kesilir: “malı haramdır amma bunun kanı helaldir.” . bedreddin’den kendi cezası da sorulur. cevabıyla o da kendi idam fermanını onaylar:

    mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    gayrı uzatman sözü.
    mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü…

    on dördüncü bölümde son şiiri yer alır nazım hikmet’in. yağmur sesleri duyulur şiirin başında, gecenin kör karanlığını aydınlatır nazım dizeleriyle. gecenin karanlığında serez’in esnaf çarşısına götürür bizi ve ağacı gösterir. ağaçta sallanan şeyh bedreddin’i gösterir. yağmur çiselemeye devam etmektedir.

    yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.

    yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

    yağmur çiseliyor,
    serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    bedreddinim bir ağaca asılı.

    yağmur çiseliyor.
    gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.

    yağmur çiseliyor.
    serez çarşısı dilsiz,
    serez çarşısı kör.

    havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    ve serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

    yağmur çiseliyor.

    yağmur çiselerken koğuştadır nazım. pencerenin önünde kendisine rehber olan “tornacı şefiğin gömleği”ni görür. koğuştakilere anlatır macerasını ve koğuştan ahmet de ondan bunu destanlaştırmasını ister ve bir hikâye de ben anlatayım der.

    “ahmedin hikâyesi” kısmında, ahmedin ağzından şeyh bedreddin destanı’nın sonu getirilir. ahmed, çocukluğunda dedesiyle rumeli’de bir köyde misafir edilirken, orada bir adamın anlattıklarını bize aktarmaktadır. üç yiğit delikanlı bedreddin’i sallandığı ağaçtan gelip alırlar ve bir karaağacın altına gömerler. sultanın adamları köyü basınca da mezarın yerini delikanlılardan biri değiştirir. adam, bedreddin’in tekrar geleceğine inandığını söylerken, ahmed’in dedesi bu inancı hristiyanların isa’nın tekrar dünyaya geleceği inancına benzetir. anlatan adam celallenir ve bütün inancıyla şunları söyler: “isa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. bu yalandır. bedreddinin ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. bunu bilirim işte.. biz bedreddinin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp
    gelecektir, diyoruz.” bu sözlerin ardından ahmed, o günden sonra kendisinin de anlatılanlara inandığını belirtir ve şeyh bedreddin destanı, nazım hikmet’in inancını ve kararlığını en açık şekilde anlattığı bu satırlarla biter.

    simavne kadısı oğlu şeyh bedreddin destanı’na zeyl
    milli gurur

    nazım hikmet, yazmış olduğu büyük destanın baskıya verildiği zaman içinde bir şeylerin eksik kaldığına dair bir his duyar. bunu da risaleme nokta koymayı unuttum diyerek yazdığı zeylin küçüklüğünü ama önemliliğini vurgular. o sırada süleymaniye camii’ni görür ve aradığını bulur. nazım hikmet, süleymaniye’yi bir cami, ibadethane olarak değil, türk halkının dehasının bir eseri olarak görmektedir ve onunla böyle gururlanmaktadır.

    nazım hikmet zeylinde, ahmedin hikâyesinden sonra koğuşta yaşananları anlatarak destanına son noktayı koyar. nazım hikmet, ahmed hikâyesini bitirdikten sonra imalı bir şekilde şeyh bedreddin destanı’ndan milli bir gurur duyup duymadığını sorar ve bu soru karşısında sinirlenen ahmed’in cevabı nazım’ın suratına bir tokat gibi inmiştir. ahmed, lenin’den alıntı yaparak milli bir gurur duyulmasının haklılığını ve gerekliliğini gösterir nazım’a. şu sözlerle de ahmed’in cevabı, nazım’ın risalesinin de sonsözü olmaktadır: “…bizim muhitimiz de bedreddin'i, börklüce mustafa'yı, torlak kemâl'i, onların bayrağı altında dövüşen aydınlı ve deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) sakızlı rum gemiciyi ve yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.»

    sonsöz

    dönemin sosyo – ekonomik koşulları içinde değerlendirildiğinde son derece haklı bir ayaklanmadır şeyh bedreddin hareketi. dinsel boyutlarının ön plana çıkarılmasına rağmen açıkça görülmektedir ki bu hareketin içinde gayrimüslimler de yer almaktadır. “ağacın "inni enellahü",yani "ben allahım" demesi bir insanın bu sözü söylemesinde şaşılacak bir şey bulunmadığının kanıtıdır. mademki bütün âlem hakkın suretinden ibarettir. o halde her kim ve hangi şey "ben o'yum." dese, yalan söylemiş olmaz. çünkü buradaki (ben) sözcüğü âlemin bir parçası olan söylemek mazharını taşıyan şahsa değil, âlem suretinin gerçek sahibi bulunan hakka işarettir…”. bedreddin’in “varidat”ın da yer alan bu sözler bedreddin dini inancının tasavvufi olduğunu da göstermektedir. yani şeyh bedreddin’in ayaklanmasının üzerine oturduğu dini temellerin içinde şeriatçılık, gericilik değil; insancıllık, tasavvuf vardır.

    osmanlı’nın timur kuvvetlerince parçalandığı, fetret (bunalım) devri’nin yaşandığı o yıllarda, fetihlerin yavaşlamasıyla, yenilgilerle gelen ekonomik çöküntü, işsizlik, açlık, baskı gibi etkenler bu ayaklanmanın büyümesinde çok önemli bir yer kazanmaktadır. halkın verdiği büyük destek, börklüce mustafa öldürüldükten sonra kendisine yakılan şu ağıttan anlaşılmaktadır:


    iriş dede sultan, kavgaya iriş,
    imdi can günüdür, gazaya giriş...
    aydın'da ortaklar, karaburun'da,
    kılıç ceran oldu, oynuyor kında,

    bir elim harmanda, bir elim kanda,
    kenara kurarız biz de yakında,
    iriş koç yiğidim er meydanına,
    sultanın ettiğin koma yanına...

    dedemin başına ferman kılındı,
    bir seher vaktiydi kaddi alındı,
    sesimi banlasam varabilmez.
    gayri benim yüzüm gülebilmez.

    not: börklüce mustafa’nın lakabı “dede sultan”dır.

    diğer taraftan, şeyh bedreddin ve müritlerinin ayaklanması, sosyalizm ya da komünizm gibi kavramların tarihsel süreçte henüz yerine oturmamış olmasından, bu yönde bir isimle de adlandırılamaz. buna rağmen, bedreddin ve yoldaşları eşitlikçi bir sosyal düzen anlayışı geliştirerek, sosyalizm ya da komünizm düşüncelerine ve nazım’ın siyasi görüşlerine de yaklaşmaktadır.

    nazım hikmet, destanını ele alırken de bu ayaklanmaya toplumcu, eşitlikçi bir ayaklanma gözüyle bakmıştır ve dönemin koşullarını görmediği halde, bizzat içinde yaşamış gibi canlı anlatmıştır. ayrıca, yaşanılan mağlubiyetin dönemin sosyo – ekonomik koşulları içinde, tarihsel süreç içinde kaçınılmaz bir sonuç olduğunu da derinden bir üzüntüyle kabul etmektedir.

    "ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
    dünü bugüne
    bugünü yarına bağlayın!"
    (the bradpitt babyface, 31.10.2007 21:14)
  6. ahmet kaya, cem karaca, ruhi su ve zülfü livaneli tarafından bestelenmiş, yorumlanmış bölümleri de mevcut olan nazım hikmet destanı. (bkz: @2050502) dördü de destanın en sivri bölümlerini okumuşlardır.
    ahmet kaya ve ruhi su aynı besteyi söylemişlerdir. kısadır, azdır özdür, güzeldir.
    zülfü bağlamayı konuşturur. ağırbaşlıdır. bestesini destanlaştırır.
    cem karaca müthiş gaz verir. elektroyu cırtlattırır, öyle de bir okur ki şiir ki eyvah. yeri ayrıdır.
    (the bradpitt babyface, 11.11.2007 23:02 ~ 23:06)
  7. (bkz: yağmur çiseliyor)
    (bkz: çemberimde gül oya)
    (marjane und eudaimonia, 11.08.2008 21:26 ~ 21:26)
  8. nazım'ı nazım yapan şiirlerindendir.

    bilindiği gibi bu şiir duygusal bir anlatıma da sahip. bu şiirle ilgili kendisine halen daha yöneltilmekte olan romantik komünist suçlamasını yazarken hissetmiş olacak ki ayar niteliğine sahip bir not düşmüştür şiire:

    "şimdi ben bu satırları yazarken, "vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. vay, vay, marksiste bakın..." gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.

    ve şimdi eğer böyle bir istidrad [açıklama] yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.

    bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi?

    paris komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihi, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen marksın yüreğinden komunanın büyük ölüleri "bir ıstırap şarkısı" gibi geçmemişler midir? ve komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?

    marksist, bir "makina-adam", bir robota değil, etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, konkre bir insandır. "
    (onurene, 06.10.2008 14:25 ~ 14:27)