bu sözlük özgür denmektedir. ancak özgürlük sınırları bokunu çıkarmak sınırlarına ulaştığında ortaya iğrenç ve hayvani seks başlıklarından öteye gitmeyen salaklıklar ortaya çıkmaktadır.komedinin ve eğlencenin dozunu bok etmekle karıştıran insanlar, boş yere serverda yer kaplayacak girlerin altına imzalarını resmen kazıyorlar ve buranın saygınlığını yerin dibine sokuyorlar.
eğer özgürlük buysa,bırakın yerine en sert diktatörlük gelsin de hiç olmazsa eğlenceyle iğrençlik birbirine karışmasın.
neyseki son 1-2 gündür artık bu ortam düzelme eğilimnde görülüyor.
başkalarını rahatsız etmeden, her istenenin yapılmasıdır. sözlük için düşünüldüğünde de başkalarını rahatsız ve rencide etmeyecek her şeyin yazılabilmesidir.sözlük konseptine aykırı bulunan girilerse, görevli kişiler tarafından silinir.
hiçbir zaman tam anlamıyla sağlanamayacak kavram. zira bir bireyin özgür bir isteği başka bir bireye herhangi bir şekilde zarar veriyorsa, bunun adı ikinci birey için özgürlük olamaz. o yüzden tam anlamıyla özgür bir birey tek başına yaşamalıdır sonucuna varıldığında ise o bireyin toplum içinde yaşama özgürlüğü elinden alınmış olur. kendi ön şartını bile sağlayamayan bu kavram böylece bir paradoksa dönüşür. yani özgürlükler her zaman az da olsa kısıtlanmalıdır
dünyadaki en muğlak kavramlardan biridir. kimine göre bekarlık özgürlüğe eş tutulurken, kimilerine göre sadece yaşıyor olmak bile özgürlük olarak değerlendirilebilir.
genel geçer bir kavram olmasından ötürü uğruna savaş çıkartmak ve dağlara çıkmak bile legallik çerçevesi içinde gösterilebilir.
özgürlük konusunda jean paul sartre "mahkum olduğumuz şey" diyerek noktayı koymuştur kanımca.
savaşılmadan didinilmeden edinilemeyen, hakların temeli en önemlisi. bizdeki versiyonunun karşımızdakinin burnunun önüne kadar olduğu kaba tabirle ifade edilen değer.
ha bir de hiçbir halkın, zümrenin ve/veya ekibin fransa, ingiltere veya abd pipisiyle gerdeğe girip babası olamayacağı kavram.
önümde bir tas ayranım oldukça, başkasının bal veya şerbetinde gözüm yoktur. eğer yoksulluktan ve sefaletten öleceğimi bilsem, gene de özgürlüğümden vazgeçmem. ''mevlana''.
“günümüzde parası olanın, istek, ifade ve yaşama özgürlüğü vardır. ve yine bu özgürlük, tıpkı telefondaki kontörün kullanıldıkça bitmesi gibi birgün tükenir. o gün de abiden abladan kontör ister gibi, özgürlük hakkını ister insan. o gün bugündür.”
benimde hakkında bir iki güzel söz duyduğum kavramdır.
bütün özgürlüklerin başı cinsel özgürlüktür bir de bir arkadaşın e-posta iletilerine imza olarak eklediği: "özgürlük, iki seçenek arasından üçüncüsünü seçebilmektir."
braveheart'ı izlerken william wallace karakterini canlandıran mel gibson'un ağzından duyulmasıyla tüyleri diken diken eden sözcük. ancak günümüzde george w bush'un ağzında iyice laçkalaşmış, bu yüzden insanların birçoğunun artık duymak bile istemediği sözcüktür de ne yazık ki...
bir kişinin özgürlüğü diğerlerinin özgürlüğünün başladığı yerde bitiyorsa zaten özgürlük diye bir şey yoktur. toplum hayatına da aykırıdır zaten böyle bir şeyin varlığı. hep bir takım kurallar vardır. kural olarak belirtilmese bile, bir şeylere uymak zorunda hisseder kendini insan.
bir kuş kadar özgür derler ya bazen, kuş ne kadar özgürdür ki? yaşamak için yemek yemek zorundadır. ya da göç etmek... ya da başka bir hayvana yem olup olmamayı seçme özgürlüğüne sahip değildir en basitinden.
kelimenin tam anlamıyla özgürlük yoktur. insanları sınırlamanın bir sınırı vardır sadece, insanlar birbirlerine bir yere kadar müdahale edebilirler ve bence bu özgürlük olarak tanımlanamaz. şayet birileri özgürlüğü bazı şeyleri yapabilme hakkı olarak tanımlıyorsa o ayrı..
özgür olmak! oksijen moleküllerinin vücudun, beynin her bir hücresine işlediğini, ruhu baştan çıkardığını hissedebilmek. şampanyanın köpükleri, gökyüzünün engin maviliğinde uçan bir kuş, akıp geçen saniyeler kadar özgür olmak...
acaba bunlardan hangisi gerçekten “özgür” ? köpükler bir süre sonra sönmüyor mu? ya kuşlar, onların da yorulup bir dala konmaları an meselesi. saniyeler ise “dakika” denen zaman kavramı içinde bir kısır döngüde yer almıyor mu? evet, bunlar nispeten özgürlüğü simgeliyor gibi gözükebilirler; ama, aslında hiçbiri sonsuz bir bağımsızlığa sahip değil. ne zaman, ne mekan, ne de hareket yönünden... tıpkı insanlar gibi!
bizler, hayatımızın her anında bir şeye ya da birilerine bağımlıyız. işçi müdürüne, müdür girişimciye, girişimci piyasaya ya da kanunlara (?) bağlı olarak çalışır. sorumluluk duygusu bizi vicdanımızla, yükümlülükler ise maddi-manevi yaptırımlarla bizleri tutsak eder. inançlar insanları belli kalıplar içine hapseder, bizim olayları sorgulamamızı engelleyip vizyonumuzu daraltır. çeşitli madde bağımlılıkları da cabası...
ama, bizi günümüzde en çok esir eden unsurdan, yani “televizyon”dan bahsetmemek, bu muhteşem icada, iletişim aracına büyük haksızlık olur! hergün birkaç saat, aslında seyredeğer bir program bulamasak bile, hipnotize olmuş bir şekilde kanalın birine takılıp boş bakışlarla dalar gideriz. hayatını televizyona göre endekslemiş insanlara bile rastlamak mümkün.
özgürlüğümüzü kısıtlayan bir diğer unsur da “umut”tur. geleceğimizi, yarınlarımızı ellerine bıraktığımız umutlarımız, beklentilerimiz elimizi kolumuzu bağlar. bizleri diğer insanlara muhtaç bırakır. hiçbir zaman da bu davranışımıza bir nihayet veremeyiz. elimizde değildir bu! yine de düşünmemiz gereken çok önemli bir konu söz konusudur: herkesin umutları vardır. bizler, bir diğer kişinin tüm umutlarına cevap verebiliyor muyuz? çoğu zaman haberimiz bile yoktur. bu yüzden umutlar bizi birbirimize kenetleyen kelepçelerden öteye geçemiyor.
yemyeşil kırlarda koşmak, bağıra bağıra şarkı söylemek, derin derin nefes almak bize kendimizi özgür hissettirebilir. fakat, bu güzel kırları bir süre sonra terketmek zorundayız. çünkü hepimizin ya işe gitmesi gerekmektedir ya da okula...
o halde, özgürlük denen engin okyanusta kimler yüzüyor?