|
|
- türkçesi önbellek olan, "keş" şeklinde okunan terim.
bilgisayar literatüründe, çok kullanılan verinin erişim bakımından daha yakın olan bir bölgede saklanıp çağırılmasına dayanan teknik. pek çok örneği vardır; mikroişlemcilerdeki l1, l2 önbelleklemeleri, ram ile önbellekleme, veri tabanlarında kullanılan önbelleklemeler, dns önbelleklemesi vs.
- kaşe bellek olarak da çevrildiğini duyduğum bilgisayar terimi; veri bölgesi gibi bir şey.
pentium'un xeon işlemcilerinde mesela megabyte seviyelerinde iken
celeron'da cache kapasitesi kilobytelarla ölçülür(128 gibi).
sunucu çözümlerinde yüksek cache'li xeon türü cpu tercihi hızı içindir.
aynı saat hızı ile çalışan celeron ile xeon arasındaki som altın dökme boru gibi fiyat farkının bir sebebi de budur diyebiliriz.
- 2005 yılında çekilmiş bir michael haneke filmi. kafka'nın bir romanının uyarlamasıdır. bu yıl filmekiminde gösterilecek olan merakla beklediğim filmdir. ayrıca yönetmenine cannes'da en iyi yönetmen ödülünü kazandırmıştır.
- 42'nci antalya altın portakal film festivali'nde hali hazırda gösterilmiş filmdir.haneke seyircinin hayal gücünü epey epey zorlamasını ister bu filmde.
- ing. saklanma yeri anlamına da gelebilen sözcük. "kæş" şeklinde telaffuz edilir.
- insan beyninin kısa süreli hafızasını tanımlarken benzetmede kullanılan bilgisayar terimi..
(bkz: bilgisayarı insanla özdeşleştirmek)(halukk, 05.10.2005 10:19 ~ 10:20)
- şimdiden 7 dalda aday olmuş michael haneke filmi. juliette binoche ve daniel auteuil'in başrol oynadığı bu filmi tek gözümüz seyreyerek izleyeceğiz gibi.
- gün itibariyle vizyona girmiş , festivalede kaçırmış olanların gitmemiş olanların gidip sinema perdesinde izlemesi şiddetle tavsiye edilen film. ayrıca her haneke filmi gibi çıktıktan sonra insanın kendine gelmesi için en az bi 15-20 dk ya ihtitaç duyduğu film.
- işleme verimini artırmak için ortak kullanılan talimatları veya dataları tamponlayan,yüksek hızlı işlemci hafızası.
- sonu olmayan bir filmdir. haneke bunu nerdeyse her filminde yapıyor. gerilim olarak ise diğer filmi funny games'in oldukça gerisinde kalmış bir yapımdır.
- ana bellekten daha ufak ve hızlı, erişim zamanını kısaltmak için kullanılan, sakladığı data ve komutların işlemci tarafından hemen isteneceği varsayılan özel bellek. ana bellek ile işlem birimi arasında bazı makinelerde arabellek olarak kullanılan küçük çaplı, büyük erişim hızlı bellek.
- michael haneke’nin kaplumbağa kadar yavaş tempoda giden ve bir sinek kadar minik ısırıklarıyla rahatsız eden filmidir.
öncelikle fransa’da yaşayan burjuva e entellektüel bir ailenin başına musallat olan ve ailenin özel olarak çekmiş olduğu kasetleri çalan, ardından ailenin her üyesine kanlı bir çocuk karikatür resmi yollayan bir manyak ile karşı karşıyayız.ailemizin reisi ailesinin koruma içgüdüsüyle hareket edip ailesini rahatsız edeni bulmakla birlikte hiç ummadığı ve bilinç dışındaki hatıraları yavaş yavaş çıkarmaya başlayacak…baktığımız zaman psikolojik tedavilerde kullanılan bir yöntemi kullanmış haneke. tabi ailesini korumaya çalışan baba rolündeki oyuncu çocukluğuna dönecek ve rüyalarını kabuslara dönüştüren olayları hatırlamaya başlayacak. haneke’nin film aralasına sıkıştırdığı sivri dilini görmemezlik olmaz sanırım.fransızların 1960 lı yıllarda cezayirlilerle yapmış oldukları katliamıda hatırlatmaktan geri kalmayan haneke ufaktan başladığı siyasi taşlamaları bir anlamda üst düzey bir hayat yaşayan aileler üzerindeki sorumsuzluk,geçmişini unutma ve filmde gördüğüm en önemli şey ailelerdeki birbirine olan güvensizlik duygusunu güzel bir örgüyle örüyor.
cache 2006 cannes film festivalinde en iyi yönetmen ödülüyle ayrılmış ve siyad tarafından 2006 yılının en iyi filmi seçilmişti. tabi kararların bağlayıcılığı sizlere kalmış
- genellikle işlemcilerin içlerinde barındırdıkları ve standart bir ram'e göre daha hızlı çalışan, ancak ram'lere göre daha küçük boyuttaki bellek tipleridir. bu durum cache belleklerin fiyatlandırılmasından kaynaklanmaktadır.
cache'in altında yatan temel mantık; eğer bir veri bloğu, tek bir bellek referansı ile cache'e aktarılmış ise, bu bloğun diğer adresindeki veriye de erişim olasılığının yüksek olmasından ileri gelir. temel yapısı ise şu şekildedir; ana bellek* 2^n adreslenebilir bloklara bölünmüştür ve buralarda her word n bitlik tekil adreslere sahiptir. işaretleme amacı ile, belleğin sabit uzunluklu k word'lük bloklara bölünmüş olduğu varsayılır. yani [m = 2^n / k] adet blok vardır. cache'de ise k word'lük c adet satır vardır ve bu satırların sayısı belleğin bloklarının sayısından oldukça küçüktür. cache'in satılarında, herhangi bir anda ana belleğin bloklarının bir altkümesi yer alır.
cache belleği düşük olan bir işlemci mimarisinin yüksek olan bir diğerinden düşük performanslı çalışması durumunun sebebi de bu şekilde açıklanabilir. (bkz: celeron)
- diyelim ki bir anda sözlükte işler ters gitmeye başladı. üst frame'de butonlar acayip şekillere büründü, mesaj yollama butonu deaktive oldu, kanka listesindeki 82 ismin tamamı aniden offline oldu falan.. işte bütün bunların sorumlusu cache'tir. nedir, ne işe yarar, yenilir mi, supozituvar mıdır yoksa tablet halinde mi alınır bilmem ama bütün dümbük deyyusluğun sebebi işte bu cache denen zıkkım.
o zaman ne yapıyoruz? derhal ctrl+shift+del kombinasyonu ile karşımıza çıkan minik pencerede* "cache"i seçip "clear private data now" ulan diyoruz. sonra mis gibi oluyor sözlük, eski haline dönüyor.(gxix, 23.09.2007 01:51 ~ 01:52)
- (bkz: writeback cache)
- haneke’nin ne yapmaya çalıştığını anlatamama keşmekeşi yarattığı film. evet, bu film için söylenebilinecek en güzel cümle bu. başlangıçtan sonuna kadar giden bir ders mi yoksa sadece fransız bir fotoğraf mı anlayamıyor insan.
film açılışından sonuna kadar “video kasetlerini kimin çektiğini anlayamama üzerine mi kurulmuş acaba?” diye sormadan bırakmıyor doğrusu.ayrıca tabi şiddet in en önemli sonuçlarından olan kan ,kanlı resimler,kırmızı rujlar…
fransızlar garip insanlar yaşadıkları ülke ile zevkleri ile estetikleri ve yaşam tarzları ile.haneke de bunu iyi analiz etmiş galiba.örneğin george karakteri içindeki gizli kapaklı duygulardan uzaklaşmaya çalışırken aslında kendi yabancılaştığı dünyasında bir hayat yaratmış,yarattığı bu hayata adapte olmuş gibi duruyor.daha açmam gerekirse ;dünya değişiyor,değişen dünyada bir çok insan kendine yeni hayatlar adapte ediyor.
film ayrıca genel bakarsanız sürekli diyalog ayrıntıları içerisinde geçmekte.hatta george ün annesi ile yaşadığı diyalog bence herkesin hayatını özetler tarzda bir şey.ayrıca karı koca ilişkilerinde de başarılı bir bakış yakalamış haneke dikkat edilirse anne karakteri film boyunca kocası george a bir kere temas etmiyor daha ziyadesinde kocasını patronuyla aldatan bir tip.tabi bu filmin küçük ayrıntılarından
aslında bana kalırsa filmin en büyük ayrıntısı david lynch.evet izlerken insan bu paniğe düşmekte eve gelen video kaseti kayıp otoban da lynch in kullandığı bir şey.ayrıca filmin vermek istediği o “her kim olursa olsun mutlaka bir saklı sı vardır “mesajı da aynı şekilde lynch in twin peaks dizisinde-filminde kullandığı bir anlatım tarzı ya da mesaj. (bilmiyorum belki de ben paranoya yapıyorum)
yani aslında cache ye lynch in politize edilmiş hali bile diyebilir insan .entellektüel fransız aileleri-ve onların her taraftan çıkan kitapları- cezayir den gelen fransız göçmenler,açık televizyondaki ırak savaşı görüntüleri-hatta görüntülerde dikkat edilecektir italyan askeri görüntüleri onlar yani belki de “savaş tüm dünyanın sorunu” mesajı verilmekte –
not (1):anne ve george ün oğullarının odasında olan zidane posteri tabiî ki fransızlar ın ne kadar entelektüel ne kadar alim olurlarsa olsun en azından bi yerlerde ülkelerine gelen yabancılara hürmet gösterdiğinin bir belgesi belki de.
not(2) : kitap olayı bir de dikkati çeken yani sanki haneke “kitaplar sadece bir kesim içindir”düşüncesine kaptırmakta kendisini.katılmamaktayım.*
- -----------------spoiler içerir------------------
bazı şeylerin gerçekten etkileyici olabilmesi için içerdiği anlamın gizemini koruması gerekir. edward said’in oryantalizm tanımının temelinde diğerlerine yukarıdan bakanların aşağıda neler gördüğü vardır. sinemanın yaşayan en büyük üstatlarından michael haneke’nin bu yapıtında anlatılan her şey “saklı”dır. saklanılan hiçbir şey sonsuza kadar bilinmezliğin ve belirsizliğin ardına sığınamaz; her akarsu bir yol bulur ve sonunda kaynağını ele verir. aslında biz sadece “onlar”ı görünen evrenden bir süreliğine kaçırıyoruz. bunu istenmeyen şeyleri halının altına atmak gibi de düşünebiliriz. unutulmamalıdır ki gün gelir halının altında sakladığımız şeyler o halıyı kaldırıp götürür.
saklı, haneke’nin tüm filmlerinde olduğu gibi seyirciyi diken üstünde tutan ve boşluk anında onu gafil avlayan, darbe vuran bir film. bunu haneke’nin sahnelere geç girip en can alıcı noktada da o sahneden çıkması ile yarattığı o garip duyguya borçlu. haneke bu filmde de burjuvaziye ve ötekileştirilen insanlara değinir fakat amerikan sineması kültürüne aşina seyriciye farklı bir deneyim şansı da sunar. çünkü olaylar arasında sebep sonuç ilişkisi kurup mutlak bir final ile olup bitenleri açıklamak bu filmde mümkün değildir.
georges (daniel auteuil), tv’de edebiyat eleştirileri yapan bir televizyoncudur. bir karısı(juliet binoche) ve de bir oğlu vardır. tipik bir orta sınıf fransız ailesinin tüm özelliklerini yansıtırlar. entelektüel birikimi yüksek bir çift ve onların şekillendirdiği bir ergenlik dönemiyle yüz yüze gelmiş bir çocuk... georges ve karısı anne meşguliyetlerinin çizdiği sınırlar içinde gidip gelirken , belki de aşırı düzenli diye tabir edebileceğimiz yaşantıları kimden geldiğini bilmedikleri paketler ile alt üst olacaktır. bu paketlerin içinde resimler ve kasetler vardır. kasetlerde georges ve ailesi kasedi kaydeden kişi tarafından izlenmektedir. biz bu noktada bir aileyi kaydedicinin gözünden izlemiş oluruz bir bakıma. kendimizi onun yerine koyup objektifte görünene baktığımızda bir burjuva ailesi ile karşılaşırız. perspekitfte olanlar ve olmayanların ayrımıdır bu. kaydedici kamerayı bırakıp , perspektifteki yerini alıp aile ile aynı derinlikte olamaz. o, sadece onları ve onların sahip olduklarını uzaktan izleyen bir “yabancı”dır.
ailenin yemeğini yediği salonun dört bir yanı kitap rafları ile çevrilidir. film boyunca evin salonunda göndereni meçhul paketlerin ve ailenin güvenliğinin tartışıldığı anlarda bile televizyonda dünya gündemini yansıtan haberler gösterilmektedir. haberlerin eşliğinde yapılan küçük kavgalar burjuva kimliğini ve entelektüel birikimi vurgulamak için seçilmiş mizansenlerdir.
insan psikolojisini analiz etmek ve elde edilen çıkarımlar ile yaşananların sebeplerini açıklamak oldukça güçtür. yine de georges’un sakladıklarını bulmaya çalışmak onun gibi düşünen insanların ötekinden nefret etme duygusunu açıklamak için bize yardımcı olabilir.
georges tüm bu olup bitenlerden majid’i (maurice bénichou) sorumlu tutmaktadır. majid onun çocukluk hatırasıdır. georges’un ebeveynlerinin çiftliğinde çalışan cezayirli bir ailenin çocuğudur majid. ailesi 1961’deki cezayir katliamında hayata veda ettikten sonra hayatta tek başına kalır. film bu noktada fransa’nın tarihinde pek de irdelenmemiş ve tozlu raflar arasındaki belgelerde çürütülmeye çalışılan bu olaydan detaylı bir biçimde bahsetmez. bu olaylar fransa’daki mağriplilerin uzun zamandır kapanmayan yarasıdır lakin yönetmen olayı özelleştirmek yerine genelleştirmek istemesinden ötürü bu olayı vurgulamamıştır.
bir kardeş istemeyen georges bir şekilde ona iftira atmış ve onu kovdurtmuştur. yıllar sonra da başına gelen bir olayda karşısına çıkan birkaç işaret ile onu hiç çekinmeden suçlamıştır. esasında yıllar önce yaptığı şeyin yarattığı suçluluk duygusunu yenmeye çalışmaktadır. yanlış olduğunu bildiği şey yüzünden acı çekmemenin tek yolu yanlış olanı devam ettirmek ve sonunda onun olağan olduğu düşüncesini yaratmaktır. günah işlemek gibi bir şeydir bu. bir noktadan sonra acı çekmemek için pişman olunacak sınırı aşma gereksinimi hisseder insan. film boyuncu aksini destekleyecek deliller ortaya çıkmasına rağmen sürekli olarak majid’i ve onun oğlunu suçlar. bu noktada georges’in majid’in oğluyla yaptığı konuşmaya dikkat çekmekte fayda var. tv ‘de edebiyat programı yapan iyi yetişmiş bir entelektüel ile imkansızlıklar içerisinde yetişmiş cezayir asıllı zenci bir gencin diyaloğunda, izleyenlerin kolaylıkla gözlemleyebileceği bir tezat vardır. sosyoekonomik statü ile edebin negatif korelasyonu ve bir edebiyatçının edebiyatın tanımına aykırı davranması sözkonusudur. sakin olan taraf genç zenci iken , kendi statüsündeki bir adamdan beklenmeyecek derecede hoşgörüsüz olan georges’tir. bu da toplumsal düzende sizin nezdinizde daha alt katmanlarda yer alan birinin sizden daha düzgün biri gibi davranabileceğinin göstergesidir. zaten insanlar asla fabrikasyon sonucu elde edilmiş tek tip maddeler ile aynı kefeye koyulamazlar. onların ekonomik, coğrafik etmenlerin etkisinden başka şekil vericileri de vardır ve en sonunda kendi karakterlerini yaratırlar.
evrendeki her şey canlıların karşılıklı titreşimleri ile vuku buluyor ve bu titreşimler dijital değil;analog. yani sadece kötü ve iyi yok. hiçbir şey sadece iki kutuptan ibaret olamaz. işte bu yüzden yaftalama asla ve asla bir anlam ifade etmiyor.
film çoğu soruya cevap vermiyor sadece o sorunların varlığına işaret ediyor. çoğu insan tarafından saygı duyulan birinin ortaya çıkarmadığı kimliğinden bahsediyor. alt kimlik , üst kimlik tartışılırken mevcut kimliklerin bile güvenilir olmadığını ve aslında farklı olanın belki de düşündüğümüz kadar farklı olmadığını düşündürtüyor. eğer majid küçükken o çiftlik evinden kovulmasaydı, berbat bir dairede yaşamak zorunda kalmayacaktı ve belki de georges kadar saygı görecekti. tek bir olay belki hayatımızın izahını yapmamız için yeterli değil ama en azından birçok şeyin de açıklayıcısı olabiliyor.
georges’un sürekli saklamaya çalıştığı, kendine bile göstermeye korktuğu yüzü...sömürgecilik, ırkçılık gibi kavramların derinlerde ,sanki bir tetikleyici unsur beklermişcesine saklanması...georges öyle biri olmadığını kendini inandırmaya çalışıyor aslında . yaptığı hareketi çocukluğuna verip o hareketin bir hayatı değiştirdiği gerçeğinin vebalinden kurtulmaya çalışıyor.
diğer aile fertlerini de incelemekte fayda var sanırsam. anne iyi bir gibi gözükse de filmin gizemi onu da kapsıyor. onun yakın arkadaşı ve aile dostları pierre ile olan ilişkisinin sınırları tam olarak çizilmemiş. oğlu pierrot’un eve geç geldiği bir günden sonra annesine bunu ima etmesi de bu ihtimali güçlendiriyor. anna ayrıca kocası ile de anlaşmazlık içerisinde fakat gözleyebildiğimiz kadarıyla bunlar çok da şiddetli tartışmalara neden olmuyor. diğer taraftan majid ve oğlu walid’in ilişkisi ise gayet olumlu . çok güzel bir evde her şeye sahip olan kişinin hayatı bazen çok parıltılı olmayabiliyor. çünkü insanlar görünürde sahip oldukları ile ifade edilemiyor. onların değerinin kaynağını görünürde olmayan mal varlıkları
film için seçilebilecek belki de en iyi isimdir “saklı” . çünkü hepimiz uzun zaman önce unuttuğumuz ya da unutmamız tembihlenen ve bu yüzden hatırlamak istemediğimiz şeyleri saklıyoruz derinlerde bir yerde. sosyal statümüz ve insanların bize bakış açısını şekillendiren şeyler var ve bunlar bizim davranışlarımıza yön veriyor. oysa fransız ihtilaline göre özgürlük, eşitlik ve kardeşlik tüm fransızların ortak mirasıydı tıpkı insan olarak doğuştan kazandığımız haklar gibi. şimdiyse insanlar varolabilmek için bir zümrenin koruyuculuğuna muhtaç gibiler. kendilerini ait hissettikleri kitlenin olmalarını istediği gibi hareket ediyorlar ve farklı olamıyorlar. onlar için farklı olansa diğer sınıflardan insanlar ve bu farklılık tahammülü olmayan insanlar yüzünden bütün ilkeleri yıkıp geçiyor ve tek gerçeklik oluyor.
bizim kimliğimizi yaratan; saç şeklimiz, kolumuzdaki dövme , giydiğimiz elbise, oturduğumuz semt, zaman geçirdiğimiz insanlar, yemek yediğimiz restoranlar...gerçek kimliğimiz ise çok daha karmaşık. insanları kodlamaya yarayan tüm materyallerden bağımsız. bu yüzden kimin neyi ne kadar bildiğini asla tahmin edemeyiz ve bu yüzden de kimsenin değeri bizim ona biçtiğimiz kadar değildir. mesela majid’in beş para etmez biri olduğunu bize göstermeye çalışan kişi georges’tur. onunla ilgili seçtiği tek bir olumlu sıfat yoktur. zihninde kodladığı majid asla onunla aynı karede bulunamayacak kadar zavallı biridir. oysa bizim gördüğümüz majid soğukkanlı bir o kadar da kibar bir adamdır. bizim gördüklerimiz ile georges’in gördükleri arasındaki fark tamamiyle koşullanma ile alakalıdır. mesela majid’in georges’i evine çağırdığı sahneye bakalım. majid “senin de burada bulunmanı istemiştim” der ve filmin en şok edici sahnesi başlar. bütün olanlardan sonra georges eve gelir ve karısına olayları anlatırken, “kesin beni suçlu göstermek istedi” der. vicdanın ve acıma duygusunun bittiği ve en kanlı ölümden bile daha çok ürperten o “insanlığın ölümü” anı her şeyi açıklamaktadır.
yetenekli yazar jean cristophe grange’nin, les rivieres pourpres(kızıl nehirler) adlı mükemmel polisiye kitabında geçen sözler çok anlamlıdır. der ki, “biz efendileriz,biz köleleriz...biz hem her yerdeyiz, hem de hiçbir yerde...” fransa’nın öteki yüzünü görmek lazım her şeyden önce. insan haklarının savunuculuğunu yapan bir ülkede herkes kadar eşit olamayan insanları görmeli. aslında o insanları başkentte banliyölerde görmek mümkün . ayrıca o insanları zenginlerin odalarındaki posterde görmek de mümkün. çünkü onlar hem sömürülmüş köleler hem de efendiler. bazen insanlar onları görmezden geliyor, bazense sanki her yerde onlar var . georges’un oğlu pierrot’un odasındaki zinedine zidane posteri mesela. bir cezayirli delil olmadan bir suça yakıştırılacak kadar değersiz de görülebiliyor; ülkenin sevgilisi olacak kadar değerli de.
sakladığımız bir şey varsa eğer , eninde sonunda karşılacağımız iki şey vardır; güvensizlik ve korku. georges ve ailesi oturma odalarında tv seyrederler ve tv’de iki farklı konudan bahsedilir; abd’nin ırak işgali ve israil-filistin arasındaki çatışmalar...bunlar aslında fransa ve cezayir’i temsil etmektedir. hikaye için seçilen coğrafya fransa olsa da bu yerel bir sorun değildir ve herkes kendinden bir şeyler bulur. zaten korku ve kaos evlerin içine girmiştir çoktan. belki bir savaş yaşanmıyordur ama onların savaşı da belki ruhanidir. bu savaşın etkilerini hepsi hisseder. bir çocuğun annesine güvenmemesine bile neden olabilir bu. esas yıkım da budur zaten. insanların gelir dağılımındaki adaletsizlikten, kanunların işleyişindeki çarpıklıktan dolayı isyan edip arabaları yakması belki bu kadar hasar veremez. çünkü eylemler bir tepki sonucu oluşur ve sonunda insanlar oturup düşünürler. bir yanlışın olduğunu birilerinin memnuniyetsizlik içinde olduğunu görür ve içinde bulundukları durumu irdelerler. çünkü nefret ya da her neyse o an hissedilen duygu dışarı vurulmuştur bir kere. oysa bunun yerine saklasaydılar her şeyi, belki güzel bir dünyada yaşadıklarına inandırabilirlerdi kendilerini-tıpkı georges’un ve ailesinin yaptığı gibi. bu sefer de yanlış bir şey olmadığını düşünüp asla bulamadıkları bir sorun yüzünden çözümsüzlük içinde kıvranırlardı.
hayatta bazı soruların ya bir cevabı yoktur ya da cevapları kabul edilemeyecek kadar belirsizdir. filmde de bir sorunun cevabı yok; “kasetler kimden geliyor?” belki de buradaki amaç seyirciyle bir oyun oynamaktı. bizler de georges gibi düşünüp majid’i mi suçlayacaktık. çünkü çoğu sahne bunun majid tarafından düzenlenen bir oyun olduğunu bizlere düşündürüyor. kameranın georges’un aile çifliğini çektiği sahne, majid’in apartman dairesinin kapısını çektiği sahne ve gönderilen resimlerde sadece ikisi için bir anlam ifade edebilecek korkunç ama çocuk elinden çıkmışa benzeyen resimler... bizler izleyiciler olarak filmde saygıdeğer bir adam olarak gösterilen georges’a güvenip majid’i suçlayacak mıyız peki? bu da sanki yönetmenin izleyicileri vicdanıyla baş başa bıraktığı bir test. önyargılarımız bizim filmden çıkardığımız sonucu etkileyecek mi acaba? bizim de georges gibi sakladığımız şeyler olabilir. burjuvanın öteki diye tabir ettiği kesimin gıyabında atıp tutması ve o kesimden biri ile karşılaştığında afallaması gibi bir şey bu. filmdeki bir sahnede tam da bu anlatılır. georges sinirlidir ve bir hışımla yola atılır. afrika asıllı bir gencin bisikletine çarpmaktan son anda kurtulur. bisikletlinin ardından bağırıp çağırır fakat genç üzerine yürüyünce birden öfkesi hafifler ve karısı tarafından uzaklaştırılır. çünkü daha fazla ileri giderse genç onu döveceğini söylemiştir. bir başka sahnede georges majid’in evindedir ve hararetli bir şekilde konuşmaktadır. sonra majid’e dönüp onu dövmekle tehdit eder. çünkü majid ondan güçsüzdür şimdi. majid de ona “bunu yapamazsın çünkü kibar bir adamsın. hem beni öldürürsen kaybedeceğin bir sürü şey var” der. georges bir anda bisikletli çocuğa dönüşmüştür. majid ise georges’un olmak istediği adamdır o anda. beyefendi, eğitimli ve terbiyeli biridir. o anda kimlikler “alt üst” olmuştur hakikaten de.
“kasetleri kim gönderiyordu?” sanırım bu sorunun cevabını hala bulamadık. belki de gerçekten majid kötü biriydi. kasetleri de oğlu çekiyordu. belki de her şey sırf annesi huzursuz olsun diye pierrot ‘un işiydi. bir şekilde walid’i tanıyordu ve walid ona böyle bir yol önermişti. bu noktda filmin son sahnesine çok dikkatle bakalım. son sahnede yönetmenin göstermek ile saklamak arasında bir pozisyona konumlandırdığı iki gence odaklanalım ve saklı olanın gizeminin giderek arttığına şahit olalım. ya da.... ya da kamera tanrınındı ve her şey sadece varolanın gösterilmesinden ibaretti.
sonuç olarak, hepimizin sakladığı bir şeyler var. insanlar bizi sevsin diye bir şekilde davranışlarımıza yön veriyoruz ve bu tek başına hayatta kalamayacak sosyal varlıklar olmamızdan kaynaklanıyor. bu noktada sosyal adaletsizlik gerçeği kişisel çıkarlarımızın gölgesi altında karanlığa gömülüyor ve görünmez oluyor. yaptıklarımızın çoğu aslında ölümümüzü anlandırmak adına. hayatta kaldığımız sürede saygı görmemiz de yetmiyor. sonra da insanların bizi saygıyla hatırlamasını istiyoruz. bu bencillik ile “diğerleri”ni görmezden geliyoruz. liberal dünya düzeninde aklımıza sadece aynadaki görüntümüz geliyor ve bir kırışıklık daha kaybolsun diye çabalamayı seçiyoruz. o an aynaya bakamayan insanlar olduğu gerçeğini unutuyoruz. diğerlerini unuttukça da gördüğümüz şey korkunçlaşıyor. dorian gray’in tablosunun korkunçluğu yüzünde değil, ruhunun çirkinliğindeydi. bizimki de o hesap. hem kasetleri kimin kaydettiği kimin umrunda? nasıl olsa beynimiz olanları kaydediyor ve günün birinde de bizlere gösteriyor. biz de gördüklerimiz karşısında “saklanacak” yer arıyoruz...
not:bunu da okudun ya, vallahi insanlık ölmemiş!
- (bkz: cache hit)
(bkz: cache miss)
|