an itibari ile sözlüğe son 24 saat içinde katılmış 3.nesil yazarımız henüz görülebilen bir girisi yok ama ilerde olacağını tahmin ediyorum umarım sözlüğe renk katar.
küçük iskender'in "eflatun sufleler"indeki şık muhataplarındandır. üstelik sözlüğe gelirken yanıma aldığım üç şeydendir de. onu buraya bıraktım işte, iki elim var hepi topu diye.
ankara'da içilmiş soğuk biradır kendisi, her zaman soğuk,her zaman buğu'lu. gecenin bir yarısı çalan telefondur akabinde, gülümsemeden öte bir gamzedir. ankara'dır, uzaktır.
felsefe yapmanın eğlenceli olduğu zira benim bilgimin onunkinin yanında ölçülemiycek olmasına rağmen konuşulabilen yazar.bir ara benimde deli gibi şiirlerini okuduğum küçük iskender'in müdavimlerindemiş kendisi.
bu şorşaa ben bir zaman hıyarlık ettim. nedenini tam olarak anlatamadım ama belki bir gün etkisi geçerse anlatırım; eminim ki o anlar. her neyse lafı uzatmiyim.
gittim ben buna bin pişmanlıkla. "aman abla dedim, ben dedim ettim dedim, sen dedim etme dedim!" efendiyim alimallah öptüm elini, affetti beni sağolsun. büyüktür. öyle ufacık tefecik göründüğüne bakmayın; kalbinde acısından büyük sevgisi vardır bu manyaaın. aman manyak dediğimi duymasın, şöyle elinin tersiylen allah yarattı dimez bikoyar gözümün üstüne gözümde güller açar. o küçücük yumruktan bir nah bile çıkmazken şamar nası çıksın lan?!
sonra bu şorşak olasıca şorşak özletir kendini. bekletir galatayı; ağlatır hezarfanı. ama o bilir ki zamanı dolunca yol beklemez, yolcu durdurulmaz. gider bir gün ağlarevindecanseverokur, gülerevindeatayokur. sonra döner dolaşır, bir kitabevinde kitabımı imzalar. ben bilirim bunu.
bugün gördüm ben bunu. bişey yaptı, ben de "bunu sözlüğe yazıcam" dedim. ama kafa bimilyon olunca unuttum tabii. neyse ben gidip azıcık daha ağliyim bari.
ha bi de ona bugün, "hayal kurmaktan ölücem" dedim güldü. ölürsem ağlarsın ama.
nerden çıktı bilmem ki?! çıktı işte. ve çıktık birlikte bir yola. gidiyoruz. ve hayat susturmadıkça susmayacak gibiyiz. minyatürü olsa da hiç yanımdan ayırmasam dediğim insanlardan.
bu arada aklıma geldi new york sokaklarında biz bunla geziyoruz geçen, johnye rastladık "what's up?" filan dedik. şahaneydi yani. mucizemsi şeyleriz, çileğiz dondurulmuş, da niye dondurulduk onu anlamadım ben yahu. ankarada yaşayan krolardan değiliz vallahi, ay müslüman sanırlar bizi amen mi diyim, new york cityde yaşıyoruz. 9. berlinghton caddesi daire 7. telefon numaramız, "beş beş yedi beş sekiz altı beş".
"hey koca adam o beyaz kıçını kaldır da bana bir bira ver ha"
geyiksel terennümler bağlamında amerika sorunsalıyla yüzleşme denemesi.
aşık olduğum şahsa, "dünyanın en seksi kişiliksizliği yine napmış", gibi bi yorum getirdiği halde kızamadığım , sevinç kelebeene döndüğü zamanlar "zıplayarak höykürmek istiyorum ya ben" şeklinde bir sevinç ünlemi geliştirip birlikte höykürüp zıpladığım, durup durup arjantin ülkesine yolculuk yapan, kendi yetmezmiş gibi beni de peşisıra koşturan, gecenin bir yarısı çalan telefona herhangi bir selam sözcüğü ile başlamak yerine gülme efektiyle başlayan..
çeyrek yıllık bi resim.. ama bi kısmının renkleri solmuş, bi kısmı silinmiş, bi kısmı eskiz halde kalakalmış yersiz yurtsuz.. bi kısmı chagall eli değmiş gibi sevgi dolu ve hayalperest, bi kısmı karalama defteri gibi.. ama bitmemiş bi resim, tamamlanmamış, eksik bi tablo..
bazı insanlar vardır, yaşadıklarını hayattan çekip kendi düşünce odacıklarında ve kalbinin arka bahçelerinde öyle yaşanır hale getirirler ki, gerçek olan bile çirkin kalır yanında.. algılayış şekilleri büyü katar yaşanana.. sonra birden sağduyu girer araya, gerçeğin böyle olmadığını, senin güzelleştirdiğini bir bir gösterir sana.. yaşadığın hayalkırıklığı cesaretini yaralar.. bence sen de bunun içindesin..belki de yanılıyorum..
sabah sabah kapısında bulduğumda kendimi, yarabantlarıyla, sargı bezleriyle koştu imdadıma. sıcacık bir kahve tutuşturdu ellerime, hiç dinlemediğim şarkıları dinletti.. "sen, bu şehrin salgını. sen amansız hastalık." diyen şarkılar, "senden zarar gördüm ben, senden çok üzüldüm" diyen şarkılar..
bazen delicesine anlatmak istersin, tam anlatacağın sırada düşüncenin gereksizliğini, boşunalığını fark edip susarsın. işte o susku'yu bilir bu şorşak. bazen susmamacasına konuştum. anlattıklarımın çoğu benim dert diye edindiklerimdiyse de ben en çok suskumu duyduğunu hissediyorum onun.
yaşamayı pek beceremesem de, suskuya meftun olduğumu bilir o.
bazen de, o hep gözümüzü kulağımızı kapatıp kendimizi küçümsediğimiz anlar var ya şorşak, işte onlar bende bugünlerde "an" olmaktan çıkar gibiler. günleri ele geçirdiler; haftalar, aylar tedirgin.
bir cansever küfrü gibi "ne çıkar" diyebilmek isterdim ama olmuyor şorşağım, şefkat olmadan olmuyor.
ara sıra mest eder beni, kimi zaman kıskanırım bile kendisini. ben bunları yazana kadar kendisinin bundan haberi yoktu tabii.. olsun, ziyanı yok, sevdiğimiz kadın aynı tonda basıyor kalp akorlarımıza..
en zor anda bile "zorla"da olsa umut dolu. beni yine o karamsarlık bataklığı çekerken içine, "herşey güzel" dese büyük insanlar, ben değilim, "uzak durun benden kendi iyiliğiniz için." derken bir tek şarkılar iyi geliyor, bir de onun kelimeleri.