şiir sanatının edimsel olgusudur.
aragon şiir için; "şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya gibidir" derken şiirin ideal olandan daha çok estetik güzelliğine atıfta bulunur.
baudelaire ise, romantizmin belli ki felsefî idealizmden daha çok etkilenmesinden de olsa gerek; "şiirin ilkesi, insanın üstün bir güzelliği özlemesidir. bu ilke bir coşkunlukla, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. bu coşkunluk, aklın yoğurduğu gerçeğin dışındadır." diyerek iyiden iyiye usdışı yahut uskontrölsüz tinsel bir keşmekeşliğe işarette bulunuyor.
platon da onu destekleyecek bir tanım getirmiş şiir fenomenine: "şair kanatlı ve kutsaldır; esinlenmeden, kendinden geçmeden, aklını yitirmeden yaratamaz."
ahmet haşim'e göre ise, herkes ne şiir yazmalıdır ne de şiirden anlamalıdır.
elbette, toplumcu gerçekçi bir şair ile, romantik yahut sembolist bir şairin şiire baktığı cihet aynı tepeden olmayacaktır. ancak belki
cahit sıtkı'nın şiir için demlediği "kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır" tanımı şairleri bir noktada daha çok yakınlaştıran tanımdır. bir gerçek var ki ona ister ideal diyelim ister salt gerçek diyelim, o da; "güzel"dir. bin yıllar var ki değişmeyen, muhtevası ve görüngüleri farklılık göstermiş ve gösterecek olsa dahi yalnızca olgu olma özelliği ile bile "güzel", sanatın nail olmak istediği bir sonuçtur. ve elbette şiirse mefhum, "güzel" olmalıdır.
bizde ise şiir; arzdaki (daha çok batı'daki) nesnel süreç değişimlerinden kısmen daha geç etkilenmiş, devrimler ve savaşlar tarihinin izdüşümleri olan edebî akımların yönergelerini, nüvelerini daima gecikmeli ve farklılıklar barındırarak kendisinde taşımıştır. bunun en başat nedeni; bahis olunan topraklardaki öznel süreçlerin yanında sanat cihetinden elbette; türk şiirinin yüz yıllarca doğu şiirinden ve evet hemen hemen tümüyle
arap ve fars şiirinden etkilenmesidir. ve “
şiir yazmak” eylemine dair birkaç kelâm edilecekse, bu noktayı göz ardı etmemek hacet olur. klasik şiir dediğimiz divan şiiri, kendi içinde son derece katı disiplinleri olan, icraati sırasında da cebirsel hesaplamaları andıran teknikleri olan ortodoks bir şiirdir. biçim yönü tavizsiz kurallar barındırır. sentaks (sözdizimi) babında ise; “
mazmun”lar gibi sözcükleri muhakkak taşıması, beyit usulüyle yazıldığı için beyitin ilk mısrasındaki kimi sözcüklerle hemen akabindeki ikinci mısrada ilkindeki mazmunları karşılayan, çağrışımın çok daha ötesini, yani girift olacak denli bir tamamlamayı gerekli kılar. misal, ilk mısrada “zülf” bahis olunmuşsa, ikinci mısrada “misk”ten, “amber”den bahsetmek isabet olur. vezin hususundaki katılığı söylemeye ne hacet! bunların yanında klasik şiirde, şair herhangi bir kimse değildir. onlar “sevgili (allah, peygamber, az da olsa beşerî bünye sevgili (kadın))”nin aşkından pürperişan olmuş, ona duyduğu aşk ile şairlik mertebesine seçilmiş kişilerdir. ve kendilerini papağana benzetirler örneğin. aşklarını demleyen, sevmekten usanmayan, biçare olmuş, kavuşamayan (vuslat mümkün değil hasıl olmaz), zühd hayatına gark olmuş, aşk şarabından sarhoş olmuş ve bu ahvalde mütemadiyen aynı şeyi söyleyen, aşkın kafesine tutuklanmış papağanlardır. pek de haksız sayılmazlar! şairlik, mühim bir mertebedir klasik edebiyatta. bir nevi tinsel değerlerin toplum indindeki sözcüleridir, demgâhlarıdır. ve bu nedenle, eli kalem tutan herkes şairler meclisine kabul buyrulmazlar. bir rekâbet de söz konusudur öte yandan.
şeyh galip değil midir bir şuarada
nabi’nin “
hayrâbat”ından daha güzel bir eser yazılamayacağında hemfikir olan şairlere inat gidip türk edebiyatının en güzel örneklerinden “
hüsn ü aşk”ı yazan!
halktan bir insanın şiir yazıp onu meclislerde okuması söz konusu değildir. döve döve defederler alimallah! bilindiği üzere hem fâili hem yönergesi mefhumunda yüksek zümre edebiyatıdır
divan edebiyatı. ve bu yıllarca kırılamadı. ta ki tanzimat dönemine kadar.
halk edebiyatı, divan edebiyatının gölgesi altında adeta illegal bir minvalle yüz yıllarca yalnızca sözlü olarak serpilip gelişebildi. onun kadar eski olmasına karşın, sözlü olması; halk edebiyatı üzerine yapılan araştırmaları ve sonuçlarının işte çok sonralara ertelenmiş olmasına neden oldu. halk edebiyatını da dikkate alan, ama yine hâlâ biçimde klasik edebiyattan daha çok beslenen
tanzimat edebiyatı , fransız devrimi ve akabindeki süreçlerle birlikte gitgide daha çok fransız edebiyatı olmak üzere batı edebiyatının adeta altına yattı!.. ve elbet servet-i fünûn, fecr’i âti gibi edebi gruplar sahneye çıkmaya başladı. cumhuriyet ve memleketçilik edebiyatıyla birlikte ise şiir hemen hemen tamamen anadoluya yöneldi. halk edebiyatı, yığınlar indinde daha da tanındı, icra edildi.
işte tam da burada, türk insanın şiire karşı bastırılmış hevesi ve ilgisi taşkın bir hâletle zuhur etti. örneğin türk romanının teşekkülü de tanzimat ve ardın sıra süreçlerinde gerçekleşmiş olsa da, batı menşeili bu sanata anadolu insanı pek rağbet etmeyecek, yine varsa yoksa şiir olacaktı. hatta “
yazsam hayatım roman olur” minvalli bir istihza da o dönemler çıkacak; ancak bunun yanında güzel bir hatuna yahut at arabasına “
şiir gibi” terkibi lâyık görülecekti. bunlar farklı bir mecrada daha ayrıntılı irdelenmesi gereken sosyolojik ve sanatsal hususlar en nihayetinde. mamafih, türk insanın şiire karşı merağı yüz yıllardır var olan bir durum. bahsedilen evreler ve modernizmle birlikte ise, sanki şiirde iktidar el değiştirmiş ve elbette garip akımı'nın halktan yana tavır koyan devrimci sanatsal çıkışının da etkisiyle hemen herkes eline kalemi alıp şiire saldıracaktı. ve yakın tarih süresince bu temayül artan bir seyirle kendini gösterdi. üstüne üstlük; ikinci dünya savaşı akabindeki toplumsal duyarlık ve ruhiyetin; ve yine bu nesnel süreçten etkilenip ortaya çıkan ikinci yeni’nin yanında
toplumcu gerçekçi şiir'in yeniden etki alanının genişlemesi ve hâlâ
ikinci yeni’den büyük ölçüde beslenen yeni şiir'in bu havayı artırdığı bilinen bir gerçektir.
bu hâlde, istisnalar dışında; "hiç şiir yazmadım" diyen birine siz siz olun inanmayın.
"şair olsam gelsem sana
şiirler, türküler söylesem
zenci dişi aydınlığı alnında
ve kestane gözlerinde bakışım
akşam olsam gelsem sana
uyusan ben de uyusan
usulcana öpsem seni
aşıkcana kucaklasam
o seni gülüm o seni
kirpiklerin gözleri
kucaklaması gibi
kucaklarım seni..."