eğer gaza gelip de kaydırağa binmeye kalkışırlarsa kaydırağa sıkışmaları olasıdır.ayrıca sokakta yemek yemek de kasar insanı.yanından geçenlerin "şişmana bak hala yemek yiyor bir de" diyeceklerinden korktukları için çok istedikleri halde yürürken yemek yiyemezler.
çikolata patates kızartması gibi şeyleri ağız tadıyla yiyememek sürekli bir vicdan azabı sosu eklemek. ne kadar zayıflarsan zayıfla bu his kaybolmuyor.
sürekli br alaycılıkla karşı karşıya kalmaktır en büyük zorluğu. küçükken babaannem ile dalga geçerdim. aynı evin içinde ona mektup yazardım. ve şöyle derdim: " şişman babaannem, hasta olacaksın ve sana iğne yapacaklar. sonra iyice şişeceksin. sonra ben sana iğne yapıcam ve patlayıp çıkardığın havayla uzaya uçacaksın. uzaylılara yemek yapacaksın bundan sonra."
en zor kısmı tekstil sanayi ve modayla baş etmektir.large diye satılan el kadar üstlere, 40 beden diye satılan daracık pantalonlara girmeye çalışmak, giremeyince depresyona girmek, akabinde belli bir süre devam edecek gazla rejime başlamak takribi 1 ay aç kaldıktan ve pantolon acısı geçtikten sonra "aman nolcak 42 beden alırım ben de" diyerek yemeye devam etmek.kısır döngünün kendisi olmaktır.
"geçen gün sirkeci'deyim, vapura yetişecem, başladım koşmaya. 120 kiloluk cüsse, tam üst geçite çıkacam, karşıma genç bi genç çıktı, kafa kafaya çarpıştık. çocuk iki seksen yere düştü. gözlüğü filan dağılmış. ee tabii, 120 kilo çarptı, kolay değil. hafiften kendine geldiğinde söylediği ilk cümle; 'plakasını alın, plakasını alın' oldu. etrafındakileri düşünebilirsin heralde. gülmekten öldüler. işte o anda karar verdim zayıflamaya.."
bir kalbin olduğunu diğer insanların unutmasıdır en zoru.
kendini sevmeye alışmışken ve başkalarına sevdirme gibi bir mecburiyetin yokken hatta mutluyken bile biri çıkar ayna tutar karşıdan sana.alaycılığı da cabası.
keşke benim beynim kadar ağırlığın olsaydı derim ben de.