belki ilginizi çeker
  1. · sems i tebrizi
  2. · şems suresi
  3. · nar ı şems
  4. · elif şafak
  5. · güneş
  6. · mahrem
  7. · altıncı nesil yazar
  8. · arapça
  9. · hurşit
  10. · şems in 40 kuralı
gündem
  1. · cehennemin girişinde yazan söz
  2. · demokratik sol halk partisi
  3. · itü yazarlarının evlenmek istedikleri ünlüler
  4. · öğretmenler günü
  5. · domuz gribi
  6. · sevgilinin söylediği unutulmayan sözler
  7. · ezel
  8. · güne alkol ile başlamak
  9. · canlı bomba

şems  

  1. (ephendy, 07.10.2004 18:09 ~ 18:10)
  2. tala'albedru ilahisinde geçer,
    "ente şems-un ente bedr-un, ente nur-un ala nur"
    "sen güneşsin, sen aysın, sen nur üstünde nursun"
    (atlantis, 07.10.2004 19:37)
  3. (chaconne, 25.11.2004 02:53)
  4. (dem, 20.04.2006 00:14)
  5. kabataş erkek lisesi öğretmenlerinden şemsettin dana'nın böcek lakabına göre daha az kullanılan diğer lakabı. öğretmenin isminin ilk 4 harifini temsil eden bu kelimenin söylenmesi esnasında dikkat edilmesi gereken unsur, sondaki s harfinin biraz uzatılmasıdır.
    (flavius, 30.10.2006 13:47)
  6. (odaman nehapak, 30.10.2006 19:20)
  7. pembefiruşan hanından çıktığında mevlana, karşısına dikilip demiş ki şems ona: "ey dünyanın sarrafı, gör beni!"
    (bkz: mahrem)
    (bkz: elif şafak)
    (bkz: nazar sözlüğü)
    (saçmaladı yine bu, 08.02.2007 11:09)
  8. büyük tasavvuf alimlerindendir. kendisi allaha ulaşma konusundaki bilgilerini aktarabileceği bir öğrenci aramaktadır fakat çevresindekiler bu kadar güçlü ve bilgili değillerdir. bunun üzerine şems böyle bir öğrenci bulabilirse allahtan canını alması için dua eder. konya sokaklarında mevlana ile karşılaşır. şems mevlana'ya hz. muhammed'in mi yoksa hallac-ı mansur'un mu daha büyük olduğunu sorar. o da hazreti muhammed cevabını verir. bunun üzerine şems hz. muhammedin allaha ulaşamamaktan yakındığını, oysa hallac-ı mansur'un ona ulaşarak "ben allah'ım" dediğini hatırlatır. mevlana'nın cevabı ise hallac-ı mansur'un sözünün bir hata olduğu, bir kez ona ulaşmayla böyle bir hataya düştüğüdür. oysa hazreti muhammed ona her gün ulaşabilmesine rağmen yine de uzak olduğundan yakınmaktadır.

    bu cevap üzerine şems aradığı öğrencinin mevlana olduğunu anlar. şems günlerce mevlana'ya bilgilerini aktarır. ona allaha ulaşabilmeyi öğretir. ancak şems ve mevlana'nın bu ilişkisini şems'in çocukları ve diğer öğrencileri kıskanır. bir gece şems mevlana'nın yanından ayrıldıktan sonra onu öldürürler.
    (higher than hope, 12.06.2008 02:10)
  9. alem-i cihan içinde gelmiş geçmiş tasavvuf alimlerinin en önemli kişilerden biri olan "şems" e dair, özel bir alıntı..

    “şems; alelacele konya’ya gider...bir han bulur ve oraya yerleşir. acele etmez, zaten bütün bir ömrü boyunca beklemeye ve sabretmeye alışmıştır. hancı, bu gelen konuğun yabancı olduğunu anlamıştır. bir ticaret merkezi olan konya’nın alış veriş yapmaya gelen yüzlerce tüccarından biridir, diye düşünmektedir.
    o’na sorar; “ konya’mıza hoş geldiniz, alış veriş yapacaksınız yanılmıyorsam?”
    başıyla hancıyı hayır'lar şems; “ hayır sadece almaya geldim!”
    “ne alacaksınız?”
    şems; gözlerini bir yere dikip “elmas”, der, “elmas almaya geldim!”
    tam bu sırada hanın kapısının önünden geçmekte olan atı üzerinde celaleddin; yanında bir sürü müridi olduğu halde, halkın sevgi gösterileri ve tezahüratıyla konuşmalarını böler...
    hancı; “ yanlış gelmişsiniz yabancı. burada elmas bulunmaz, sadece akik, gümüş ve belki şanslıysanız altın...ama elmas için doğuya gitmeniz icap eder...”
    şems’in ilgisi nümayişe ve halkın sevgi gösterdiği bu atının üzerinde nur saçan adama çevrilidir.
    “bu kim?” diye sorar...
    hancı; haklı bir gururla;
    “ o bizim medarı iftiharımız; konya’nın sevgilisi mevlana celaleddin’dir “, der.
    şems; yüzünü hancıya çevirir:
    “siz gözünüzün önündeki elması göremeyecek kadar kör müsünüz?”
    ve şaşkın bakışlarına aldırmaksızın celaleddin’e yetişmek üzere kalabalığa karışır.
    insan selini yararak müridlerine, onları da aşarak mevlana’nın atına ulaşır; atının gemini yakalar...herkes bu garip görünüşlü yabancıya bakmaktadır, herkes şaşırmıştır.
    şems; mevlana’nın yüzüne bakar. aradığı kişinin o olduğunu biliyordur kendisi ama; mevlana şahsını bilmiyordur henüz. öğrenmesi için, kendisini fark etmesi için o’na soru sormalıdır, kapı açmalıdır...çünkü şems biliyordur ki,sualler cevaplarından daha önemlidir hep...
    “celaleddin, sen misin? “ , der şems...evet’ler o’nu mevlana.
    “o halde sana sormalıyım; hz.muhammed mi büyüktür; beyazıt-ı bistami mi?”
    –o’nu (c.c) aramakla bulamazsınız ama bulanlar gene de arayanlardır!- sözünün sahibidir bistami. o dönemin en ünlü ve en büyük alimlerinden biridir. “

    “celaleddin, bu soruyu bedevi kılığında, hırpani kıyafetli yüzü yanmış bir adamdan bu tarzda duyduğu için rahatsız olur biraz;
    “bu da ne biçim soru”, der,” elbette peygamber efendimiz büyüktür!”
    “öyleyse neden bistami; ey rab’bim ben sana ulaştım; seninle dopdoluyum!, derken, hz. muhammed (s.a.v), ‘rab’bim ben sana varamadım, hâlâ seni aramaktayım!’ , diye dua eder?”
    sorunun şiddeti karşısında mevlana atından yere düşer. kalkarken sorunun cevabını da düşünür. herkes şaşkındır ve susuyordur. celaleddin ; bir süre sustuktan sonra tebessüm ederek şems’e;
    ‘elbette hz. muhammed büyüktür; zirâ

    varmak diye bir şey yoktur, varoluşun kendisi vardır!...

    allah’ı idrak edemediğini idrak etmek; o’nu(c.c.) idrak etmektir. kendi lafz-ı keriminde buyurmaktadır ya; hiçbir yere sığmam ama inanan müminin kalbine sığarım!, demiştir’, der...

    bu cevaptan sonra şems’in yüreği iyice yatışır anlamıştır ki o; aradığı kişidir. mevlana yanıtından sonra atını dergâha sürer yanındaki kalabalık halk ve müridleriyle birlikte. şems’te takip eder onları. dergâha varırlar. dergâh; çok güzel bir şekilde hazır edilmiştir. bir havuz vardır içeride; namaz kılanların abdest alması için, sohbetlerde suya bakıp ruhlarını dinlendirmek için...bir de tahtadan bir masa vardır, havuzun hemen yanında. sohbet esnasında gerekirse alınıp okunmak üzere hazır bulundurulan kitapların konduğu...gerçekten de masada o dönemin alimlerinden kimi babasına hediye edilmiş, kimi zatına bir çok kitap durmaktadır masada. her biri el yazması, başka hiçbir kopyası olmayan. şems, herkesin oturup celaleddin’in; mevlana’nın yani sohbete başlaması için hazır beklemektedir. şems ise ayaktadır, oturmamıştır. “bunlar ne? “, diye sorar mevlana’ya kitapları işaret ederek. mevlana, bu kaba saba bir tarzla konuşan, gözleri alev alev yanan , bedevi kılıklı yabancının o değerli eserleri anlamayacağını düşünür. uzun açıklama yapmaktansa kestirip atmayı yeğ tutar:
    “sen anlamazsın, onlar kitap...” bu, lanetayn, cevap üzerine şems, masadaki kitaplardan birini alır, havaya kaldırır ve gözlerini mevlana’nın gözerlinden çekmeksizin;
    “bu kitap fıkh ilmine dair olup, sana zilkade ayında, ikinci cuma günü muarrifi tarafından verilen eser değil mi?”
    bunları söyler söylemez elindeki kitabı atar havuzun içine.
    mevlana şaşkın bağırır,"dur! ne yapıyorsun???"
    "sen anlamazsın " diye el cevabla susturur şems.
    bir diğer kitabı eline alır, o kitabında içinde ne olduğunu, ne ihtiva ettiğini, yazarını, mevlana’ya nasıl ve ne zaman geldiğini teker teker söylemektedir. diğer kitapları da aynı şekilde birer birer önce açıklamasını yapıp sonrada havuza atmaktadır. kitaplar havuzun suyunda, sayfaları dağılmış, mürekkepleri havuzun suyunu boyamış bir şekilde, dağılmaktadır. mevlana, ilk kitabın atılışından sonra bu yabancıyı engellemeye çalışmış, söyledikleri kar etmemiş, müridlerinden bir kaçı şems’i durdurmak için yerlerinden kalkmaya davrandıysalar da onları;
    “ben dergâhta bir divane bu adam sanırdım, siz allah’ın (c.c) kutsal yerinde şiddete mi başvuracaksınız, hoş görüdür bu yerin temeli! “ , diye durdurmuştur. ağlamaklı bir şekilde yalvarabiliyordur sadece. oturduğu yerden neredeyse dizleri üzerinde sürünüp bu yabancının önüne gelmiştir. şems’in elinde ise mevlana’nın babasının yazdığı kitap vardır; gecesini gündüzüne katarak yazdığı kitabı da alır ve havuza atar...
    “allah’a (c.c) giden iki yol vardır, celaleddin”, der şems...”birincisi uzun yol...”bu sırada havuzdaki kitapları işaret eder başıyla ve teker teker attığı kitapları çıkarır ve tekrar masaya , olmaları gereken yere koyar. çıkan kitaplar sanki hiç havuza atılmamış gibidir, üzerlerindeki tozlar dahi duruyordur; “ikicisi ise kısa yol!” , bunu söylerken dizinin dibinde çökmüş mevlana’yı bileğinden yakalar ve elini eline kenetleyip;” aşkın,sevginin yolu!” , der.
    ***
    (delikızınürküsü, 20.03.2009 22:02)
  10. şems-i tebrizi
    gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı :


    birinci kural :

    yaradanı hangi kelimerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. yok eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

    ikinci kural :

    hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!

    üçüncü kural :

    kuran dört seviyede okunabilir. ilk seviye zahiri manadır. sonraki batıni mana. üçüncü batıninin batınisidir. dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

    dördüncü kural :

    kainattaki her zerrede allahın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. allahı görüp yaşayan olmadığı gibi, o'nu görüp ölen de yoktur. kim o'nu bulursa, sonsuza dek o'nda kalır.

    beşinci kural :

    aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. akıl temkinlidir. korka korka atar adımlarını. aman sakın kendini diye tembihler. halbuki aşk öyle mi? onun tek dediği bırak kendini, ko gitsin! akıl kolay kolay yıkılmaz. aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. ne varsa harap bir kalpte var!

    altıncı kural :

    şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. sen sen ol, kelimelere fazla takılma. aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. aşık dilsiz olur.

    yedinci kural :

    şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

    sekizinci kural:

    başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kağılma. bütün kapılar kapansa bile, sonunda o sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilir.

    dokuzuncu kural:

    sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. sabır nedir? dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

    onuncu kural:

    ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olark düşün! kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    on birinci kural:

    ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

    on ikinci kural:

    aşk bir seferdir. bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

    on üçüncü kural:

    şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. tutup da ona hayran olmaya değil.

    on dördüncü kural:

    hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

    on beşinci kural:

    allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

    on altıncı kural:

    kusursuzdur ya allah, o'nu sevmek kolaydır. zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, yaradandan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

    on yedinci kural:

    esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil, kalpte olur. onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

    on sekizinci kural:

    tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. ve unutma ki nefsini bilen rabbini bilir. başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak yaradanı tanır.

    on dokuzuncu kural:

    başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. yakında gül yollayacak demektir.

    yirminci kural:

    yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. gerisi zaten kendiliğinden gelir.

    yirmi birinci kural:

    hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. şayet allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, hakkın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

    yirmi ikinci kural:

    hakiki allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. şu hayatta ne yaprsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

    yirmi üçüncü kural:

    yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar, perişan olur onun için. kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. aşırılıklardan uzak dur. sufi ne ifrattadır ne tefritte. sufi daima orta yerde...

    yirmi dördüncü kural:

    madem ki insan eşrefi-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. insan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

    yirmi beşinci kural:

    cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. ikisi de şu an burada mevcut. ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

    yirmi altıncı kural:

    kainat yekvücut, tek varlıktır. herkes ve herşey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

    yirmi yedinci kural:

    şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. senin gönlün değişirse, dünya değişir.

    yirmi sekizinci kural:

    geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. geleck ise başlı başına bir hayal perdesi. ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. sufi daima şu an'ın hakikatini yaşar.

    yirmi dokuzuncu kural:

    kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. bu sebepten, ne yapalım kaderimiz böyle deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

    otuzuncu kural:

    hakiki sufi öyle biridir ki, başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. sufi kusur görmez. kusur örter.

    otuz birinci kural: hakka yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

    otuz ikinci kural:

    aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, tanrıya saf bir aşkla bağlanabilesin. kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. bilhassa putlardan uzak dur, dost. ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! inancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

    otuz üçüncü kural:

    bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. menzilin yokluk olsun. insanın çömlekten farkı olmamalı. nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

    otuz dördüncü kural:

    hakka teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

    otuz beşinci kural:

    şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. mümin içindeki münkirle tanışmalı, tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. insan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

    otuz altıncı kural:

    hileden, desiseden endişe etme. eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, tanrı da onlara tuzak kuruyordur. çukur kazanlar, o çukura kendileri düşer. bu sistem karşılıklar esasına göre işler. ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. o'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. sen sadece buna inan!

    otuz yedinci kural:

    tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. o kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

    otuz sekizinci kural:

    yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?diye sormak için hiçbir zaman geç değil. kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. her an her nefeste yenilenmeli. yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

    otuz dokuzuncu kural:

    noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde... hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

    kırkıncı kural:

    aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! ayrımlar ayrımları doğurur. aşkın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.
    (delikızınürküsü, 26.05.2009 13:03)
  11. şems (gökyüzündeki) her sabah görünendir
    şems (tebriz'den gelen) yüz yılda bir gelir

    birini herkes, ötekini sadece "diğeri" görebilir
    (mahmur beste, 26.05.2009 13:15)
  12. ışıktır.
    beklenmedik bir anda sızıverir gözüne (görmeyi bilenin)
    (mahmur beste, 25.06.2009 17:22)
  13. oraya gitme !.. demedim mi sana ?
    seni yalnız ben tanırım demedim mi ?
    bu yokluk yurdunda hayat çeşmen benim demedim mi ?
    bir gün kızsan bana alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen,
    dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi ?
    ben bir denizim demedim mi ?
    sen bir balıksın demedim mi ?
    demedim mi ? o kurak yerlere gitme,
    senin duru denizin benim demedim mi ?
    demedim mi yolunu vururlar senin,
    dmedim mi soğuturlar seni,
    oysa ateşin benim sıcaklığın benim demedim mi ?
    türlü şeyler derler sana demedim mi ?
    kötü huylar edinirsin demedim mi ?
    ölmezlik kaynağını kaybedersin,
    yani beni kaybedersin demedim mi ?
    söyle!!!!
    bunları hep sana demedim mi ??

    mevlana'nın şems gittiğinde ona yazdığı şiirlerden bir tanesi.....
    (derya, 13.07.2009 21:12)
  14. (şems, 30.09.2009 17:22)
  15. en güzel erkek ismidir.
    (dünyarüyaiçinderüyadır, 02.10.2009 21:51)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil