görseller
şafak 
  
belki ilginizi çeker
  1. · mehtap
  2. · kafaş
  3. · aurora
  4. · günün tek cümlelik özeti
  5. · en güzel kadın isimleri
  6. · sigara üstüne yazı yazmak
  7. · yıldırım bölge kadınlar koğuşu
  8. · mehmet akif inan
  9. · beş ay öpüşmeyin
  10. · madrugada
gündem
  1. · yeşim salkım
  2. · itü sözlük yazarlarının aslında içmek istedikleri
  3. · prison brake
  4. · yasaklanması gereken şeyler
  5. · hayatında hiç star wars izlememiş insan modeli
  6. · kız arkadaşı behlül ve sawyer la yatakta basmak
  7. · 29 şubat 1453 galatasaray fenerbahçe maçı
  8. · elephant
  9. · boz ayı

şafak  

  1. askerliğin bitmesi için kalan gün sayısı
    (lethe, 20.10.2004 21:53)
  2. şafak karanlık ise o askerin askerliğinin bitmesine 200 ve üzeri gün vardır demektir. şafak karanlık demek çok kötü bir histir
    (darkelf, 04.12.2004 15:47)
  3. bir erkek ismi
    (skubidu, 02.03.2006 12:47)
  4. az kalmış, geçer hemencecik diyorlar ama cık, zor geçiyor bu geriye doğru sayma şeysi.
    (gülümsün, 02.03.2006 13:04)
  5. askerlikteki kutsal terimdir. "şafak olmuş cart curt" deyince insan süper rahatlar.. bir de mehtap vardır onun kardeşi.
    (close2death, 13.03.2006 13:50 ~ 13:51)
  6. söylendiği zaman karnımda kelebekler uçuşturan,biricik sevgilimin ismi.
    (ınnersilence, 10.01.2007 19:52)
  7. mahrem zamanıdır.gün doğumundan az önce beliren aydınlık,yeni gün habercisi.bütün sancılarımı,bütün hikayelerimi sakladığım yerdir.aşktır,tutkudur,son sevişme zamanıdır.her sabah bir parça umut bırakır penceremden içeri.varlığı güneşim,yokluğuysa karanlığımdır.
    (sütdanası, 30.05.2007 18:29 ~ 18:31)
  8. unisex bir isimdir. genelde erkeklere verilen bi isim olmasına rağmen kızlara da verilebilir. tecrübe ile sabittir.
    ilkokulun ilk gününde öğretmen yoklamayı alırken bir kız eksik bir erkek fazla olarak saymıştır. tabi kafası çok karışmıştır. isim isim yoklama almaya başlamıştır. şafak ismini söylediğinde ayağa kalkan kişinin bir kız yerine erkek olduğunu görünce hatasını anlamıştır. öğretmen şafak isimli öğrenciyi listeye kız olarak kaydetmiştir.
    (de la gurban, 05.08.2007 03:13)
  9. "iyi zamanların habercisi, sonsuz ağıtlardan, ağlamalardan uyandıran en sıcak gülümseme, karanlığın sonu, aydınlığın başıdır şafak. güneşlerini kaybetmek istemeyen herkesin unutmaması gereken başlangıçtır, bir daha ondan yoksun kalmak istemiyorlarsa tabii."
    (chixculub, 09.12.2007 02:02)
  10. (bkz: eos)
    (sirona, 09.12.2007 03:00)
  11. kimi çevrelerce "sayılabilir" olduğu iddiası ileri sürülür..
    (dirtypain, 09.12.2007 03:05)
  12. her gece genelde "askerliğinin bitmesine az kalmış bünyeler tarafından" söyletilen hede.

    her ile göre şu şekilde değişen bir formatı da vardır.

    "koğuuuşşş, ses kes şafak dinle....

    x'ten kalktı tren, y'de yaptı fren, üst (has, has dedem, piç dedem) devremin şafağı z, alkışlamayan ya ibnedir ya götveren."
    (guenhwyvar, 16.02.2008 18:53)
  13. sevgi soysal'ın bir kitabıdır. “baskın”, “sorgu” ve “şafak” adlarındaki üç bölümden oluşan romanın konusu/özeti oldukça yalın, hatta basit: adana’da bir eve gecenin bir vakti ansızın baskın yapılması, evde bulunanlardan bir bölümünün gözaltına alınması ve gözaltına alınanların burada birtakım ‘işlemlere’ tabi tutulduktan sonra salıverilmesi. kitabı incelemek gerekirse;

    baskın

    bu bölümde eve gece vakti yapılan baskın anlatılır. ev halkının önemli bir bölümü yemektedir. kapı kırılır ve içeri polisler dolar. tam bu noktada zaman akışı durdurulur. roman kişilerinin o dakika her birinin zihinlerini nelerin kuşattığı aktarılmaya başlanır.

    hapis deneyimi yaşamış olan öğretmen mustafa, eşini düşünmekte, bir yandan da yaşamını sorgulamaktadır. önce hapisten çıktığı anda düştüğü boşluğu ansır:
    “şimdi artık volta duvarları yoktu çevresinde. şimdi açılabilir, yayılabilir, kendisine tam yol hız verebilir. ama nasıl? on dört ay süresince hep korumaya, ezdirmemeye, ayakta tutmaya çalıştığı ne? hadi serbestsin, dendiğinde kendisini bocalatan ne?”
    yazar aslında burada hapis olgusunun bireyin üzerinde yol açtığı tahribatın, görülenin ardında çok daha derin, gözlenenden çok daha fazla olduğunu vurgulamak ister gibidir. sadece 14 ay yatılan ve insan yaşamından 14 ayı söküp alan bir yaptırım değildir hapis. bireyi yaşamdan koparmıştır, sevdikleri ile ilişkilerini sorunlu hale getirmiş, amaç ve hayallerinden uzaklaştırmıştır. mustafa’nın düştüğü bu psikolojik yıkımın yansımaları, bu gerçekleri hatırlatmak adına anlatıya eklenmiş görünmektedir.
    bununla beraber, mustafa’nın zihnini meşgul eden bir tek bu da değildir. düşündükçe, eşi güler’i nasıl zaman içinde edilginleştirdiğini, onu toplumun arzuladığı biçimde pasif ve ezilmeye mahkûm bir kadın hale getirdiğini de görmektedir. öyle ki önceleri her ikisi de “dava insanı” iken, urfa’ya yerleştikten sonra, konu komşu ile bir olup, sadece eşine hizmetle yükümlü klasik bir ev hanımına dönüştürmüşlerdir güler’i:
    “sofra düzenine hiç aldırmayan maraşlıların önem verdiği güler’in kocasına nasıl hizmet ettiği. saçımı süpürge edeyim, senin kölen olayım istiyorlar. çok kızdığı bir gün, sen onları kullanmışsın ya, beni de öyle kullanasın, sömüresin istiyorlar, bile demişti.”
    mustafa’nın birdenbire hatırladığı güler’in bu sözleri, içindeki vicdan azabının onu götürdüğü anılar/düşünceler olsa gerektir. yazar, her ne kadar ideolojik olarak sahiplense bile erkeğin kadınla kendisini eşitleme pratiğini uygulamaya dökemediğinin eleştirisini yapar gibidir bu bölümde.

    hüseyin’le oya’nın öyküsünde ise, ansımalar oya’nın zihninden aktarılır, baskın olduğu dakika oya, hüseyin’le nasıl tanıştığını ve aslında bir yabancı olduğu bu eve nasıl geldiğini düşünmektedir. bir sürgündür oya adana’da ve sürekli gözetim altındadır:
    “yapabileceği fazla bir şey yoktu. sürekli izleniyordu. üzerindeki baskı, kendisine yönelik iyileştirici benliğin güzel bir özrü oluyordu sonunda.”
    yazar bu noktada ise, tabir yerindeyse, modern devletlerin “modern krallığına” değini yapmaktadır. öyle ki modernite ile birlikte devletler birey üzerinde daha “çağdaş” yaptırım mekanizmaları uygulamaya başlamışlardır, artık zindanlara atılma, zincire vurulma ya da kürek mahkûmiyeti belki ortadan kaldırılmıştır; ancak sürekli olarak birileri tarafından izleniyorsunuzdur, telefonlarınız dinleniyordur, istihbarat teşkilatı her dakika hakkınızda sizin bile unuttuğunuz birtakım bilgileri topluyordur… oya’nın o anda zihnini bunların meşgul ettiğinin gösterimi, okuru tüm bu modern kontrol mekanizmalarının aslında en az eskiden olduğu kadar bireyin psikolojisini sarsmaya ve onu özgüvenden yoksun bırakarak sistemin arzuladığı biçimde bir birey olmaya yönelik olduğunu hatırlatmak amacıyla anlatıya eklenmiştir. gerçekten de öyle. düşünün 24 saat her hareketinizin izlendiğini. ruh sağlığınız ne hale gelir?..
    oya’nın hüseyin’i düşünürken anımsadığı bazı kareler, öte yandan, o yıllar itibariyle bir başka sorunun daha bireylerin zihinlerinde yoğun yer edindiğini ortaya koyar. hüseyin sık olarak alevilikten söz eder:
    “durmadan maraşlılıktan söz etmese olmaz. akrabalarının alevilik’inden de söz ederdi boyuna. ‘aleviler horlananı daha da bağırlarına basarlar.’”
    roman kişilerinin zihinlerinde bir mezhep olgusunun bu denli yer edinmesi –ki hüseyin’in sürekli bundan söz etmesi, oya’nın da yemek sırasında hüseyin’in bu konudan sıklıkla söz ettiğini kendi kendine düşünmesi, her ikisinin zihinlerinin de olgu tarafından kuşatıldığını ortaya koymaktadır- meselenin o yıllar itibariyle yeniden sosyal bir soruna dönüştüğünü haber verir gibidir. nitekim, gerçekten de tarihsel sürece bakıldığında, osmanlıda epey zulüm gören, cumhuriyetle birlikte biraz rahatlık bulan aleviler için, 70ler itibariyle yine zor yılların başladığı görülür. bu yıllarda solculuk, komünistlik olarak nitelendirilmekte, bu da alevilerle ilişkilendirilmektedir. alevilik, zamanla, neredeyse vatan hainliği ile aynı potada değerlendirilmeye başlanır. buna yeni yakıştırma ve yaftalar da eklenir. vatan hainliklerinin yanı sıra alevilerin “ahlaksızlıklarını” ileri süren bir sürü dedikodu ve söylence üretilmeye başlanır. “zararlı ve edepsiz” vatandaşlar oldukları ileri sürülerek, katliamlara meşru bir zemin oluşturulmaya çalışır. oluşturulan bu zemin üzerinde ise devlet terörü ve kıyımı başlayacaktır…
    oya’nın düşünceleri arasında bir nokta daha vardır üzerinde durulması gereken. romanda, iki haftadır sözünü ettiğimiz yeni sol oluşum, kendisine yeni bir siyasi hareket/parti arayışı içindedir. chp çizgisindeki yerleşik sola karşı bir anti-pati izlenir:
    “bizim ali halk partili kesildi ki sorma”
    “birliğe kandıramadın demek”
    “öyle, ecevit diyor, başka bir şey demiyor”
    “adalet’e kaysa daha iyi”
    oya’nın anımsadığı bu diyalogda, yerleşik sol hareketle dalga geçildiği açıktır. öyle ki bir solcu olarak chp’ye oy vereceğine ap’ye oy versin daha iyi denmektedir. daha önce de vurguladığımız gibi, 68 kuşağı ile birlikte artık sol iki koldan ilerleyecektir. kemalist sol ve özgürlük, demokrasi gibi ilkelerin etrafında biçimlenen alternatif sol. bugün de chp, dsp, ip gibi partilerin belirlediği birinci kol ile ödp, sp, bağımsız adaylar (baskın oran vs.) tarafından belirlenen ikinci kol sol oluşumun varlığını ve aralarındaki husumetin/karşıtlığın devam edegeldiğini hatırlayalım…

    mustafa’nın içine eşi güler’i aldığı ansımaları/düşünceleri bireyin toplumsal sorumlulukları ve bu sorumluluklara bağlı birtakım problemlerin bireyin ev-aile yaşamı üzerindeki etkileri üzerine odaklanıyordu. oya’nın içine hüseyin’i aldığı ansımaları ise, daha çok sosyal gelişmeler/toplumsal olaylar ve bunların birey üzerindeki yıkıcı etkilerini yansıtır nitelikteydi.
    ziynet’in içine eşi zekeriya ile evlerinde kaldıkları ali ile gülşah’ı içine alan düşünmelerinde ise, evlilik, cinsellik ve mutluluk üzerine düşünce kapılarının aralandığını göreceğiz. ziynet, bir yerde ali ile gülşah’ın hiç cinsel hayatlarının olmadığını düşünür:
    “onların hiç sevişmediklerini düşünüyor ziynet. ev içinde onların sevişmelerine yer ve gerek yok. oysa gülşah 38inde daha.”
    yaşam mücadelesi ve dışarıda hüküm süren kaotik yaşamın içinde aşkın ve cinselliğin nasıl yitirildiğine bir değini sunar romandaki bu ayrıntı. peki, ziynet niçin ev sahiplerinin cinsel yaşamlarını sorgulama gereği görmüştür? kendi yaşamı da aynı yoksunluklar içindedir de ondan. üstelik bu “düş kırıklığını” o daha “ilk gece” yaşamıştır:
    “ilk gece ziynet’i soymamıştı bile zekeriya. önce orasını kabaca çimdiklemiş, sonra, zorlamasıyla boşalması bir olmuştu. ardından, az yana çekil, kız, diye ziynet’i iteleyip çarşaftaki kanı incelemişti.”
    o kadar ki zekeriya “işi” bir an önce bitirip, derhal çarşaftaki kanı –muhtemelen başarısına kanıt için kâfi olup olmadığını- inceleme yoluna gitmiştir. bu sahne, 70lere gelindiğinde bile kadın-erkek ilişkilerinde sevgi birlikteliğinin ve karşılıklı eşitsel bir sevgi/saygının kotarılamadığını, dahası gelenekte var olan bazı kadını aşağılayıcı ritüellerin bireylerin belleklerinde yaşamaya devam ettiğini göstermesi bakımından kayda değer bir sunumdur.

    “baskın” bölümü ile ilgili olarak, kadını aşağılayıcı birtakım normların satır aralarına yedirilmiş olduğunu da son bir not olarak düşelim. mesela mustafa okutulurken, aynı özverinin evdeki kız çocuğu için yapılmaması… ya da gülşah ve ziynet’in sofraya erkeklerle birlikte oturmayıp, önce onların karınlarını doyurmalarını bekledikten sonra, kendilerinin yemeğe başlaması.

    sorgu

    bir önceki bölümde aynı evin atmosferini paylaşan bireylerin her birinin dünyalarının ne kadar birbirinden ayrı olduğunu, bu gerçekte izole/yalnız bireylerin düşüncelerini nelerin kuşattığını ve bu kuşatım bağlamında ne gibi sorunların bireylerin dünyasında baskın olarak yer edindiğini gözlemleme olanağı bulmuştuk. roman kişilerinden bir bölümünün gözaltında tutulduğu anlara odaklanan “sorgu” bölümünde ise, temelde iki meseleyi: 1. bu defa ağırlıklı olarak polis-devlet yapısı ile bu yapının birey üzerindeki yıkıcı yaptırımlarını, 2. ve buna bağlı olarak tutuklu kadınların bireysel öykülerini ve kadınca--kadına ait dünyalarını gözlemleme imkânı bulacağız.

    polis-devlet yapısı ile ilgili olarak emekli albayla polisin işbirliği dikkat çekecek bölümün başında. yazar, devlet içinde birtakım derin ilişkilerin varlığına dikkatleri çekmekte bu bölüm itibariyle. bakış açısı tabii ki son derece olumsuz ve yargılayıcı. bir başka deyişle yazarın asla kabul edilebilir olarak görmesi mümkün değil devlet içinde böyle bir yapılanmayı. peki, bu derin oluşumlara gerçekte sebep nedir? hangi ihtiyaç ya da koşullardan ortaya çıkmıştır bu yapılanmalar? ne kadar kabullenilebilir, sizce? bunlar üzerinde düşünülmeli.

    polis-devlet yapısının –birey üzerinde etkin kıldığı- yaptırımlarına gelince;
    1. hakaret
    “burada ben soru sorarım, anladın mı? orospuluğun bana vız gelir vız. çok şükür türk kızları senin gibi değil. onların namuslarını sizlerin eline teslim etmeyeceğiz. bütün o pezevenkleri temizleyeceğiz.”
    2. işkence
    “bak oya aslında cinselliği doğal karşılarım ben. (…) ama o üç herif copu zorla makatıma sokmaya kalkıştıklarında doğa da, cinsellik de korkunç şeyler olarak gözüktü gözüme.”
    her ikisinde de aslında amaç aynı: bireyin psikolojisini bozmak, bireye aşağılık duygusu vermek, onu güçsüz bir hale getirmek, öyle ki ruh sağlığını mücadelesini sürdüremeyecek ölçüde yıpratarak, davadan/ideolojisinden caydırmak. hakikaten de son derece bilinçli ve tam da bu işleve yönelik olarak başvuruluyor hakaret ve işkenceye bu dönem göz altılarında.

    kadınların öykülerine gelince, burada tek tek üzerinde duramayacağım, her biri kendi içinde başka başka dertleri, sorunları taşıyan kadın öyküleri var bu bölümde. mesela, sema’nın gözaltındayken gördüğü işkencelerin, onun ruh dünyasında nasıl kapanmaz tahribatlara yol açtığı.. tüm acılarına gülerek göğüs germeye çalışan menekşe’nin kendi içinde hayli karmaşık ve de trajik olan tuh dünyası. (gerçekten de içimizdeki acıları bastırmak için kimi zaman başvurduğumuz bir yöntemdir bu. her şeyi alaya alan, yaşamla dalga geçen bir modu benimsemek. etrafınızda vardır böyle insanlar. çok mutlu sanırsınız, her dakika çok neşeli, hiçbir şeyi öyle uzun uzadıya kafaya takmaz, oysa…) keza, güllü’nün yine yaşam kırgınlıklarıyla örülü dünyası. o kadar kırık dökük bir yaşam ki bu, genelevi kendisine bir sığınak olarak görüyor, varın bu yaşamın ne kadar acılara gebe olduğunu siz hesap edin… üçüncü kuşak feministleri kadına özgü bu dışlanmış yaşamların yazılmasını çok önemsiyorlar. bu romanda da toplumun anarşist, katil, fahişe vb. sıfatlarla dışladığı kadınların aslında kendi iç öykülerinde onları nelerin bu yollara sevk ettiği sorusunu yanıtlayan durumların anlatılması gözleniyor. bu açıdan öykülerin her biri önemli. aynı zamanda hepsi de tutuklu olan ve toplumun nazarında “suçlu kadınlar” olarak nitelendirilen grubun, aslında ne kadar tek parça olarak nitelendirilemeyecek ölçüde kendi özel dertleriyle yoğrulmuş, heterojen bir yapı, her birinin bir başka âlemde apayrı yaşamları yaşadıklarını tanımlaması açısından kayda değer. yazar, suçlu diyerek tek bir tanımla hepsini mahkum ediverdiğimiz bu insanların her birinde ne kadar ayrı trajediler var, bunları görmezsek, görmek istemez böyle tek bir başlıkla tanımlayıp geçiverirsek, nasıl aşacağız sorunları, bu insaları nasıl topluma ve yaşama kazandıracağız, diye soruyor alttan alta, bu soru üzerinde okur olarak düşünmemizi istiyor…

    kadına özel bir cinsiyetçi alanın oluşturulması adına önemli ayrıntılar da var bu bölümde. mesela oya’nın gözaltında adet görme endişesi: “ya hastalanırsam bu gece? ya şimdi hastalanmışsam? pantalonunu incelemeye çalıştı. göremiyor hiçbir şey. az sonra abdullah beni buradan çıkarıp aydınlık bir yere götürdüğünde rezil olacağım.” iğneci ahmet’in öyküsünde kadının da cinsel açlığının olabileceği vurgusu izleniyor öte yandan: “(kadınlar arasında) yakası açılmadık bütün küfürlerle birlikte geçiyor adı ahmet’in. ahmet’le ilgili olmadık şehvet öyküleri dillerde. azan kadınlar birbirlerine gıı, iğneci ahmet’e git de afalını assın.. gıı, iğnesiz kaldığın belli, diye imalarda bulunuyor.” erkeğin olduğu gibi kadının da ihtiyaçları olduğunu açıkça aktarması, bunu gayet doğal olarak sunması bakımından anlamlı bu bölüm. zaten konuyla doğrudan alakalı olmayan bu tür sahnelerin anlatıya sokulma sebebi de bu. sizin çok yadırgadığınız bu durum –kadının da arzulanması-, pekâlâ da olabilecek bir şey, neden olmasın, demeye getiriyor yazar, özellikle de erkek okurlarına ve bunun belirlediği kamuoyuna… (bazı kadınca nitelemeleri de aynı bağlamda anlamalı: mesela fahişe yerine kullanılan “genel kadın” –kadını, ahlaki açıdan sorunlu bir işi yapıyor bile olsa, direkt aşağılamaktan kurtarmayı hedefliyor-. ya da bazı kadın küfürleri: “copunu yediğimin gülliği” s. 97, “s..i kopasıca” s. 101….) tüm bunlar ne derece işlevsel, ya da gerekli (idi)? bunlar üzerinde ayrıca düşünülmeli tabii… ama amaç bu…

    bu bölümde kadınların ötekiliğine/dışlanmışlığına (cinsiyetçi ötekilik) paralel olarak alevilerin (mezhepsel ötekilik) ve kürtlerin ötekiliğini/ dışlanmışlığını (etnik ötekilik) işleyen bölümler de var:
    “kotan ana söyledi. siyasiler hep alevi gâvuru diye.”
    “kotan ana sünni mi?”
    “diyel, ama aleviliğini gizliyor.”
    aleviliğini gizlemesi yine korktuğunun, üzerinde bir baskı olduğunun ayrıntılarını içermektedir kuşkusuz. öte yandan kürt veysi’nin baskılardan kaynaklanan çok daha derin bir trajedisi vardır:
    “‘(…)anam arada şalvarımı yıkayıp güneşe asardı. yine de bitler yürürdü şalvarın üstünde. yıkanmış şalvar üstünde daha belirginleşen bitler. bakardım bitlere. anama, bitler suda niye boğulmadı diye sormak ister, sormazdım.’ // ‘ niye?’ // ‘kürtçe konuşmamak için. sade kürtçe anlardı anam. anamla kürtçe konuşmaktan korkardım. bu yüzden yıllarca konuşamadık doyasıya.’”
    veysi, bir tek kürtçe anlayan annesiyle korktuğu için doyasıya konuşamamış tüm ömrü boyunca. hep eksik kalmış paylaşımları, aralarındaki bağ bir türlü tam olamamış, ve kapanamayan boşluklar hep bir hasreti belki diri tutmuş içinde. yazar, yine görünenin ardında daha nasıl artçıl/derin yarıklar oluşturduğunu vurgulamak ister gibidir bazı baskıların ve ötekileştirmelerin.
    bunun yanında, kadının ötekiliğinin yanında mezhepsel ya da dinsel ötekilerin de anlatıya dâhil edilmesinin bir başka anlamı daha var: feminist öngörüye göre, toplumun dışına itilmiş tüm gruplar ortak bir muhalefet anlayışı içinde adım atmalı ki, bu “karşı hareket” çok daha kapsamlı bir biçimde sistemin içinde gedikler açabilsin. o nedenle kadın yazarlar kadınların gördükleri hakaret, işkence, taciz, tecavüz gibi olguları aktararak kadının nasıl şiddete maruz kaldığını, nasıl dışlandığını/ötekileştirildiğini aktaran anlatılar kurarken, aynı zamanda benzeri bir dışlanma/ötekileştirme durumuna maruz kalmış olduklarına inandıkları azınlıkların, zencilerin, “ikinci sınıf” olarak addedilen/gösterilen mezheplerin, eşcinsellerin, lezbiyen ve biseksüellerin gördüğü eziyet ya da dışlanmışlıkları da, türlü vesileleri bahane edip romanlarına dâhil etmeye çalışırlar. bu teorem ve çaba da üzerinde düşünülmeye, tartışılmaya değer bir kavram. amaç: tabir yerindeyse, tüm dışlanmışların “koalisyonudur.” acaba bir grup hareketi, beklenen sonucun daha tez elde edilmesini sağlayabilir mi?, yoksa söz konusu gruplar arasında bir birlik pratikte çok mu zor dersiniz? bunlar üzerinde de düşünmeliyiz sanırım…

    kahramanların bilinçaltına itilmiş baskı izlerinin saptanması noktasında, bir önceki romanda, ölmeye yatmak’ta olduğu gibi, bu romanda da rüyalardan yararlanma söz konusu. yazar böylelikle kadının iç dünyasında yer edinmiş, ama toplumsal baskı nedeniyle, toplumun ondan beklediği “rolle” örtüşmediği için dışa vurulamamış kaygılarını aktarıyor. –oya’nın bir düşü:
    “sonra düşünde, çırılçıplak bir menekşe’nin sırtına oturmuş üç işkencesi, kocaman bir copu makatına bastırıyorlar. oya haykırmak istiyor, az sonra menekşe cezaevi duvarının üstünde dolaşan jandarmaya bakıp, “copuna kurban olayım” diye oynuyor. jandarma atlıyor duvardan elinde copuyla... hayır, elindeki cop değil, lahana… ter içinde uyanıyor oya.
    freud’a göre, yorumlamak mümkün bu düşü. freud’a göre, korkularımız, bizi rahatsız eden düşünceler rüyalara taşınır ve biz o korkuyu bastırmak adına rüyalarımızda korku nesnelerini daha başka şeylere dönüştürürüz. bu, çoğu zaman daha az zararlı, daha kolay hazmedilir, ya da daha esnek nesnelerdir. bu düşte de, öyle görünüyor ki, oya, bilinçaltına rahatsız edici bir olgu olarak yerleşmiş bulunan cop olgusunu, rüyasında yumuşak bir lahanaya dönüştürerek, copun gerçek yaşamındaki olası tahrip edici etkisini bilinçaltında bastırmaya, unutmaya, “gidermeye” çalışmaktadır. ama daha hazin olan, gündelik yaşamda bireyin peşini bırakmayan tüm o evham ve korkuların artık rüyalarını da işgal etmiş oluşudur.

    şafak

    tutukluların salıverilmesinin sonrasını anlatan bu üçüncü bölümü önemli kılan ne? bence, mekânın bir kez daha değişmesi ve bu defa da kameranın farklı bir alandaki sorunları/olumsuzlukları sergilemesi. dikkat edilirse, ilk bölümde mekân bir ev içiydi ve yazar bireylerin bilinçlerine, akıllarından o dakika geçenlere odaklanarak, aslında ev içinde ne denli huzursuz ve her bireyin kendi dünyasında sorunlarıyla baş başa olduğunun altını çiziyordu. çok benzeri bir yapı ikinci bölüm için de geçerliydi. bu defa da mekân bir nezaret odasıydı ve buradaki tutukluların huzursuz dünyaları, yine her birinin kendi sorunlarına boğulmuş yaşamları görüntüleniyordu. üçüncü bölümde ise mekân bu defa sokaklar olacak ve dışarıdaki yaşamın da, tıpkı ev içi ve hapishanedeki insanların kendilerine ait dünyaları gibi, sorunlarla dolu ve aynı zamanda birbirilerinin dert ve tasalarından hayli uzak, izole yaşamlara ait olduğunun vurgusu izlenecek. sadece dört ana örnek üzerinde, bu birbirinden bi-haber/habersiz, hatta birbirinin aleyhine işleyen dünyaları izlemek mümkün…

    öncelikle tüm bireyleri denetim altına almaya yönelik bir polis-devlet yapısının varlığı kuvvetle gösteriliyor sokakların anlatıldığı bu bölümde. örneğin, şehirdeki güvenliği temin etmek adına ya da bunun bahanesiyle evlere baskını nasıl meşrulaştırıyor konunun muhatabı kahraman:
    “düşündükçe bozuluyor zekai bey. delil yoksa bırakınmış. böyle baskının delili mi olur? kim bilir neler döndü yine. delil bulunmaz yaratılır. isteseler yine bulurlardı ya delil. casus metotları ne güne duruyor?”
    açıkça itiraf edildiği üzere, polis-devlet otoritesi, delil aranmayı gereksiz bulmakta, bunun yerine uygun bir delilin, çeşitli metotlar uygulanarak, yaratılıvermesinin daha yerinde olacağı görüşündedir. bireyi kıskaca almak için tüm yolların etkin kılınabileceğini haber veren, hegemonyanın tüm olanaklarını sınırsızlaştıran bir durumdur bu kuşkusuz.

    polis-devlet baskısına benzer bir biçimde, dış dünyada bir de kapitalist otoritenin baskısı, sermaye sahiplerinin birey üzerindeki sömürüsü gösterilir:
    (işveren muzaffer bey’in işçiler üzerindeki değerlendirmesi) “hiç gevşemeye gelmez. elini kaptırırsan bacağını isterler. baştan kestirip atmalı. basit ve cahil insanlar korkudan ağlar. başka bir şeyden anlamaz. (…) bütün mesele baş. baş kuvvetli olacak, aman vermeyecek. atatürk gibi. az mı adam astı? bu millet bundan anlar.”
    öyle görünüyor ki, polis-devlet baskısına ilave olarak, bir de sermaye sahiplerinin baskısı söz konusudur dışarıdaki yaşamda.

    hele de kadın olunca bu baskılara bir yenisi daha eklenmek durumundadır:
    (oya…) “seyyar satıcıyı seyretti bir süre. tatlıcının tekerlekli vitrini içinde tulumba, burma tatlıları üst üste. ense kökünde laf attı biri.
    ‘tatlı ye de tatlı tatlı si..l’”
    oya’nın tatlıcıyı seyrettiği sırada maruz kaldığı bu sokak tacizi, söz konusu kadın olunca polis-devlet otoritesi ve sermaye sahiplerinin sömürüsüne bir de kadını ezen, rahatsız eden, benliğini zedeleyen toplumsal erkek bakışını baskılarını ortaya koyar. kadın, ayakta kalabilmek için, bu dakika, üç ayrı cephede savaş vermek zorundadır.

    zaten bu “çetin” savaşı pek çok birey de kaybetmiş, teslim bayrağını çoktan çekmiş durumdadır. çingenelerin yaşamının izlendiği bölüm, bu noktada anlam kazanır:
    “şerife keyifsiz, boğazı ağrıyor. ama az sonra, hele bir seyir başlasın, keyifsizliğinden eser kalmaz, mikrofonun önünde hem alkış tutup, hem oldu mu diye bağırarak seyircileri coşturacak, göbek atan öteki karıları halkla bir olup soyunduracak.
    aç! aç! aç gız aç! sol elini yumruk yapıp sağ avucunun içinden, elini şakratarak müstehcen hareketler yapacak. uluyacak seyirciler. seninki buna girsin mi? girsin! silme erkek dolu çadır. ter ve ucuz şehvet kokusu buram buram tüterken, kocası resul tepsiyle para toplayacak karısının deliye döndürdüğü erkeklerden.”

    ahlaki değerlerin kaybolduğu, bireyin hem parasal tatmin hem de hayatın boğuculuğundan kaçmak adına sapkınlıklara yöneldiği, dejenere bir eğlence anlayışının doğması bakımından önemli yıllardır 70ler ve romandaki bu sahne de bu açıdan dönemsel bir kimliğe sahiptir. eğlence anlayışımızdaki bu çözülmeyi hazırlayan nedenler nelerdi? o günün ve öncesindeki yılların hazırladığı toplumsal koşulları dikkate alarak bunun üzerinde de düşünmek gerekir uzun uzadıya…

    gelelim romanın sonuç söylemine: roman oldukça ümitsiz bitiyor denebilir. oya, romanın sonunda tüm o dava insanları tutukluluk hallerinden kurtulmadıkça kendisini özgür sayamayacağını söylüyor. onu bu düşünceye sevk eden ne olabilir? bence romanda ayrıntılı bir biçimde sergilenen manzaraya topluca bakmak, bu sorunun yanıtı için yeterli: ev içlerinde kendi bireysel sorunlarıyla huzursuz ve yalnız/kendi dünyasında boğulmuş insanlar; hapishanelerde işkence gören, yıldırılan, artı kendi geçmişlerinde çok farklı acılarını içlerinde taşıyan hükümlüler; dış dünyada, sokaklarda polis-devlet, işyerinde sermaye sahipleri baskısından bunalan, kadınsa tacizcilerin sinir bozucu eylemleriyle mücadele etmek zorunda kalan, öte yanda bu savaşımı kaybetmiş ve kendisini suyun akışına, zamanın yozlaşmış yaşamına bırakıvermiş insanlar. böyle bir manzaradan inançlı bir birleşme, güçlü atılımlar kaydedebilecek bir devrim ortaya çıkarmak, zor değil mi?
    (portakallı haribo mahmut, 30.05.2008 01:28 ~ 01:29)
  14. an itibari ile 105 olan şey.
    [elementlerden dubniyum yapmışız, surelerden 105-tin suresi, il plakaları da başlasa artık]

    her sabah 05:30 gibi kalkıldığında ilk olarak 5 tl ye alınmış birkaç günde birkaç dakika geriye düştüğü için ayarlanması gereken dandik çakma casio saate bakılır, önce saatin kaç olduğuna değil ayın kaçı olduğuna bakılır. "ayın 27'si; 137-27=110, 110 kaldı", "ohh! ayın 1'i gelmiş", "kaldı 105", "işte 1, yeni bir ay başlıyor, bitmek bilmeyen ocak ayı da bitmiş be"

    meğer günler ne kadar uzunmuş; meğer ne kadar çok kişiyi seviyormuşum; meğer bir kaç saat özgür ol(abil)mak ne muhteşem duyguymuş [çarşı izninde giri yazmak, çarşı izninde farklı şehirde olmak]; meğersem istanbul bile özlenebiliyormuş ve istanbul aslında güzel bir yermiş, meğersem bazı şeylerin kıymeti ancak onlar kaybedilince anlaşılıyormuş...

    bir yerlere bir şeyler yazmam gerekiyordu,,
    ohhhhhhhhhh! rahatladım.

    (bkz: sözlüğü ağlama duvarına çevirmek)
    (bkz: sözlüğü günlüğe çevirmek)

    edit 1: şafak 99, çift sayılar başladı.. oohhh! 07.02.2009
    edit 2: şafak 77, kaldı yarım asır.. karabük'ten, yalova'ya geldik, lanet kâbus devam ediyor. 01.03.2009 12:20
    edit 3: şafak 21, bitti sayılır tabi bir kaza olmazsa. (son günlerde kısa dönemlere yönelik -bir bahane uydurup hapse attırma ve de askerliği bir hafta uzatma- modası var, her şey vatan için ne de olsa.) anka manisa'dan bildirdi. 26.04.2009 12:20, izmir.
    edit4: şafak (006+7(5 günlük izin+2*yol izni)=13).. offf!!.. 10.05.2009, 11:20 manisa'da bir internet kafe. çıkayım da bir çiğ köfter dürüm yiyeyim artık, sonra nt'den bir kaç kitap alırım.
    (anka, 01.02.2009 13:16 ~ 10.05.2009 11:28)
  15. "şafak sayarak değil yaşanarak biter", diyor tsk. külliyen yalan.
    (absimiliard, 18.02.2009 12:17)
  16. tuluun zıt anlamlısı. yanlış bilinenin aksine şafak güneşin doğuşu değil batışıdır.
    (esrar ı leyal, 24.04.2009 00:06)
  17. tersi kafaş'tır.
    (senin olmaya geldim, 24.04.2009 00:08)
  18. yeni asker için çok karanlık olan gün sayısı.askerliğin bitmesine az kaldığında ise fena sıkıştırıyor derler, zaman hiç geçmezmiş.
    (chacharon, 21.09.2009 14:35)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil