belki ilginizi çeker
  1. · ama
  2. · ışık içinde yatsın
  3. · ibnülemin mahmut kemal inal
  4. · temuçin
  5. · türkçeyi özümsemek
  6. · iklimlendirme aygıtı
  7. · bark
  8. · yönlenme
  9. · ilhan mimaroğlu
  10. · silah
gündem
  1. · kar yağarken hissedilen duygular
  2. · otuz yaşına gelen kadının kendini avutma yolları
  3. · disko kralı
  4. · itü sözlük e bir daha gelinse alınacak nickler
  5. · giyotine yolladılar gitmedim
  6. · yeşim salkım
  7. · colin kazım richards
  8. · hasancavus52
  9. · donthatemecuzimbeautiful

öztürkçe  

  1. türkçe öğretmenimiz şehmus okurun,var olduğunu iddia edenleri delilikle suçladığı şey *
    (arch angel, 19.08.2004 10:28 ~ 10:28)
  2. türkçe kökenli ile aynı anlamda kullanıldığı için anlam karmaşasına sebebiyet veren sözcük.

    ingilizlerin de özingilizcesi , almanların da özalmancası var ise neden bütün hind-avrupa dilleri ortak kelimeler kullanıyor dedirtircesine aslında doğru sözcüğün türkçe kökenli olması gerektiğini hatırlatır.

    yok eğer eski türkçe ise anlatılmak istenen , o zaman ne kadar eski olduğu tartışma konusu olacaktır.kimine göre osmanlıca , kimine göre göktürkçedir eski türkçe.
    (skuba, 21.11.2004 06:43)
  3. (bkz: koç)
    (bkz: hakiki koç)
    (bkz: en hakiki koç)
    (bkz: en en hakiki koç)
    (skuba, 21.11.2004 06:43)
  4. meseleyi şöyle irdelemek icab eder;

    ve bağlacını türkçeden atın, atamıyorsanız öztürkçe bir ütopyadır...

    yeryüzünde hiçbir dilin saf ve temiz duygularla geliştiği, evrimleştiği görülmüş müdür ? diller birbirlerine tecavüz ederler ve bu insanın cuzi iradesinin ötesinde bir süreçtir. bu süreç , kelimelerden önce imgelerin oluşmasından ötürü durdurulamaz. eğer hayatı boyunca kapı görmemiş bir insana kapıyı gösteriyorsanız o artık reel olarak vardır, lakin o kapının adını da siz koymuşsanız, bunu gören hangi dilini konuşursa konuşsun, kendi dilinde ikame edebileceği bir kelime veyahut benzeşebilecek yakın bir kelime yoksa diline o kapıyı icad edenin kelimesi girecektir.

    batının gözlükleri ile bakıp onlardan daha batılı, daha faşist olduğumuzdan, bir doğu memleketi olan canım ülkemde öztürkçecilik bir oyundur. doğruluk eksenimiz olan batıdaki saflaştırmanın, normalize etmelerin bokunun çıktığı, kraldan çok kralcılık yaptığımız bir meseledir. böyle bir saflaştırma akıl dışıdır zira hiçbir dil kendi iradesi ile evrimleşmez, dil kurumları kafasına göre "dilimiz göktürkçe olsun" veyahut "dilimiz arapça olsun" diyemez.

    (bkz: rüzgara karşı işenmez)

    ayrıca, öztürkçecilik daha çok doğu ve batı arasında kimlik bunalımına girmiş bir aydın topluluğunun kendi tarihini inşa etmeye kalkışmasıdır ki bu, türk aydınının ne kadar kişiliksiz olduğu hakkında güzel bir fikir veriyor bize.

    bir elimizde osmanlıca, bir elimizde öztürkçe. bir koltukta iki karpuz taşınmaz lakin bugün memleketim gençleri(bizler) ne öztürkçeyi ne osmanlıcayı düzgün konuşabiliyor(uz). ikisinin arasında bir dil oluşmuş çıkmış. her kim ne kadar uğraşırsa uğraşsın, dilin evriminin tahrifi dilin evrimini engelleyemeyecektir. zira bu, bir grup kişiliksiz insanın veyahut bir kurumun iradesinden bağımsız bir süreçtir.
    (skuba, 24.08.2006 03:42)
  5. (skuba, 24.08.2006 03:49)
  6. (aytok, 14.05.2007 23:41)
  7. uydurma dildir.

    ne idüğü belirsiz birilerinin tek ayağını göz ardı ettikleri sacayaklar üzerine kurdukları bir binadır, öztürkçe. bir varlığın tüm boyutlarını göz önüne almaksızın sadece "işine gelene" göre hareket edildiğinde mantıklı görünebilir. ancak makul olan her hal ü kârı gözönüne almak ise uydurma dilin yeri ancak çöptür.

    arı türkçe/ öztürkçe/ uydurma dil her ne ise bunu savunanların temellerinden biri türkçeyi başta arapça ve farsça olmak üzere yabancı dillerin sömürüsünden kurtarmak iddiasıdır. onlar der ki; arapça ve farsça dilimizi işgal etmiştir. bunların yerine/ arapça ve farsçadan türkçeye geçen kelimelerin yerine halk arasında bin yıllardır kullanılan tamamiyle türkçe olan kelimeler günyüzüne çıkarılıp yerleştirilmelidir. -buraya kadar güzel bir teklif. gerçi teklifi yaparken niyet dili temizlemek ve güzelleştirmekten ziyade arapça ve farsçayı saf dışı bırakmak ama yine de şu an için niyet tahlili yapıyor durumunda olmak istemem. delillerini verdiğimizde niyet ortaya çıkıyor zaten.- peki bu beyefendi ve hanımefendilerin yaptığı girişimleri biraz incelediğimizde neyle karşılaşıyoruz? nihad sami banarlı anlatıyor, türkçenin sırları adlı kitabında; "örnek kelimesinin ermenice orinag'dan türkçeleştiği meydana çıkarıldığı zaman çok şaşıran uydurmacılar, bu kelimeyi önce türkçe görenek'ten değişmiş diye göstermeğe kalktılar. fakat tutmadı. bir kere bu, türkçedeki kelime değişimi kaidelerine uygun değildi. uysaydı bile hiç bir kelime bir şekilden diğer bir şekle bir anda giremezdi. meselâ bugün türkiye türkçesinde kullanılan iyi kelimesinin aslı, eski türkçede edgü'dür. bu kelime başlıca: “edgü, ezgü, eyyü, eyü, eyi” şekillerinden sonra iyi haline varmıştır ve kelimenin bütün bu şekilleri metinlerde yazılıdır. halbuki örnek kelimesi eski türkçe metinlerin hiçbirisinde, hiçbir şekilde yoktur." (sf:158-159) evet teşekkürler nihad hocam. nihad sami banarlı hangi kaynaklarda örnek kelimesine rastlanamadığına değinerek devam ediyor buradan sonra yazısına. öncesinde ise "biz örnek'e değil örneğin'e karşıyız" diyor onu da belirteyim. örneğin'e neden karşı olduğunu merak eden açıp okusun. ben konuma döneyim. bizim karşı çıkışımız örnek kelimesine değil. örnek kelimesinin ermeniceden gelmesi de rahatsız etmez beni. "hepimiz ermeniyiz" diye bağırmam meydan da ancak ermeniceden gelen bir kelimeyi kullanmakta da bir mahsur görmem, dilime geçmiş, türkçeleşmiş iken. lakin öyle bir lakin var ki; bu uydurmacıların bize "misal'i dilinden at. örnek de." diye diretmeleri, bunu öztürkçe için yaptıklarını iddia etmeleri beni rahatsız eder, onların niyetlerini ortaya koyar. onları gocunduranın dildeki yabancı kelimeler değil, başka bir şey olduğunu gösterir. bu da kafatasçılık olur diyeceğim ancak diyemiyorum çünkü arapçadan dilimize giren kelimenin yerine bize sundukları da ermeniceden giren bir kelime. montaigne nadiren olsa da güzel sözler söylemiş; “tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.” uydurukçuların yaptığı da kendi silahlarıyla kendilerini vurmak. misal ve örnek’in varlığı dilimizin zenginliğidir. atmak kurtuluş değil dili yozlaştırmaktır.

    diğer bir tek ayağı gizli sacayağa gelelim. uydurma dil şövalyesi efendilerin kendilerinı savunmak için kullandıkları bir zırh daha doğrusu dilimize doğru savurdukları bir kılıç da gazi mustafa kemal'in hatırasıdır. efendilerin iddiasına göre gazi dilin arılaşmasını desteklemiş yabancı dillerden dilimize giren bütün kelimeleri atmıştır. önümüze koydukları bir delil dahi vardır. çekinecek değilim koydukları delilden, işte şudur: isveç veliahdı prens gustav adolf'un (daha sonra kral altıncı gustav oluyor) şerefine çankaya köşkünde verilen ziyâfetteki konuşması:

    "altes rouyâl: bu gece, ulu konuklarımıza, türkiye'ye uğur getirdiklerini söylerken duygum, tikel özgü bir kıvançtır. burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. isveç, türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. ancak daha başka bir alanda da, onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özençe değer değildir. avrupa'nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkuyu.

    altes rouyâl: yetmiş-beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevincin söyüncü ile çevrelendi. genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundandır. ünlü babanız, yüksek kıralınız beşinci gustav'ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, altes rouyâl sizin, altes rouyâl prenses luiz'in sevimli kızınız altes rouyâl prenses ingrid'in esenliğine, tüzün isveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum."

    gazi mustafa kemal'in devlet idaresindeki belki de tek hatası bu olmuştur. evet gazi insandır, hata etmiştir. ve bu tek hatayı dil hususunda yapmıştır bence. ancak o da bu hususda ısrarcı olmamış ve çok kısa bir sürede hatasından dönmüştür. dili arılaştırmak adına kelime uydurmanın, yabancı dillerden dilimize geçmiş, yerleşmiş artık bizim kadar bizden olan kelimeleri dilden söküp atmanın doğru olmadığını görmüş ve bu doğrultu da hareket etmiştir. gazi bey'in ölümünden önce türk ordusuna gönderdiği son mesaj da onun bu mevzudaki tavır ve hareketini ortaya koymaktadır:

    "zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman türk ordusu!

    memleketi, en buhranlı ve müşkül anlarında, nasıl felâket ve musibetlerden ve düşman istilâsından korumuş ve kurtarmış isen, cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silâh ve vasıtalarıyle mücehhez olarak, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

    bugün cumhuriyet'in onbeşinci yılını, mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumun hislerine de tercüman oluyorum."

    ben bu metinde 28 tane doğu 2 tane batı dilleri kökenli sözcük saydım. yanlış saymış olabilirim. ancak görüldüğü üzere atatürk hiç tiksinmeden, iğrenmeden gayet tabii bir halde bulup kullanmıştır onları. ancak uydurma dilciler onun vefatından sonra meydanı boş bulup onu da kendilerine zırh edinip dile fena bir halde hücum etmişlerdir.

    hızla gelişen teknoloji karşısında dili ayakta tutmak için yeni yabancı terimlere türkçe karşılıklar bulmak gayet güzel bir davranış olabilir. ancak hızla dilimize hücum eden yeni kelimelerin türkçe karşılığını bulmak yerine “dağdaki çobanın da aysun kayacı’nın da” tanıdığı sözcüklere “kaka” muamelesi yapmak makul çerçevede izah edilemez. her yazar insanın da bunu böyle kabul etmesi gerekir.
    (ageylan, 29.04.2008 06:32)
  8. "aşırı yabancı kelime düşmanlığı nasıl bir dil taassubu ise, türkçe karşılığı bulunan veya bulunabilecek olan yabancı kelime hayranlığı da züppeliktir. zaten bu memleket ne çekmiş ve çekiyorsa softa ve züppe kafası yüzünden çekmiyor mu?"

    "bu münakaşada belki yarımşar yarımşar, fakat herkes haklıdır. içinde yabancı kelime olmayan tek bir medenî lisan yoktur; yabancı kelimeden korkmayalım. fakat yabancı kelimelere kapılarını ardına kadar açmış tek bir medenî lisan da yoktur. lisanın kapıları önüne kontrol koyalım. bu kontrol, ne maarif müfettişidir, ne de dil kurumu üyesi. bu kontrol türk sanatkârının zevkidir: ona güveniniz."

    "lisân için, fikir fedâ edilemez."

    "hiçbir dil, 'öz', 'sâfiyet' hâlinde değildir. çünkü evrensel münasebetler dil üzerinde etki ve tesir sahibidir. bu anlamda her dil başka dillerin terkibidir. bu yüzden 'öztürkçe' talebinde bulunanlar 'itidâlli' olmak zorundadır."

    "bütün müstakil milletler birbirlerinden kelime alabilirler; fakat hiçbir müstakil millet ihtiyacı yoksa kâide alamaz."

    "bir yabancı dilin emrinde kalmakla bir yabancı orduya köle olmak arasında fark yoktur."

    "tebâsını değiştiren her yabancı türk olamayacağı gibi, imlâsını değiştiren her kelime de kolayca türk lügatinde yer alamaz."

    "yunus emre’nin dilini anlamayan türk münevverlerinin kafasında voltaire’in fransızcası hâla saltanat sürüyor."

    "dil, düşüncenin ifade vasıtasıdır ve en büyük hatalarımızdan biri dil davasını, düşünce davasından ayrı bir mesele gibi ele almak olmuştur."

    "...karşılığı bulunabilecek bir yabancı kelimeyi türk lügatine sokmak türkçe’nin kendi kaynaklarıyla zenginleşmesi ve tekâmül etmesi kabiliyetini bıçaklamaktadır."

    peyami safa
    (ageylan, 30.04.2008 07:51)
  9. daha öncede yazdığım bir mevzu olması hasebiyle genel tercihim olan bir tanım cümlesi ile söze girmek yerine öztürkçeyi doğruca geniş bir çerçeve ile tanıtmaya çalışacağım. umarım bir aydır yazmamanın parmaklarımda biriktirdiği elektrik klavyeye hışım şeklinde aksetmez.

    türk dil kurumu'na ve türkçe üzerine düşünenlere geçmişte göz ardı edilemez ithamlar hatta iftiralar olmuştur. bu sebeple konumun ne olmadığının anlaşılması için o konuya açıklık getiren şu giriye öncelikle bakılması faydalı olacaktır:

    (bkz: gök konuksal avrat /! selenge)

    belki isnat etmenin verdiği haz belki çocuksu komikçilik denemelerinden doğmuş bu mevzu konumun dışındadır. muhattabım öztürkçe ve öztürkçeci bu değildir. muhattabım bizatihi onların yazdıkları, kaynakları ve sonuçlarıdır.

    daha önce öztürkçeyi uydurma dil olarak gördüğümü yazmıştım. ancak bir bir öztürkçecilerin isimlerini anarak yapıp ettiklerinden bahsetmemiştim. yine haddimi bilmeye, şahısları için tavsif ve teşbihlerde bulunmaktan uzak durmaya çalışacağım.

    "inşallah işe yarar bir sona varır", diyerek başlıyorum.

    sokrates "dil üstüne" fikirlerini ifade ettiği "kratylos" diyaloğunda; "ad uydurmak, ad kurmak herkesin işi değil, ama ad yapıcısının işidir; ad yapıcısı da yasa koyucusudur." demekte ve yasa koyucuları da az yetişen, üstün, gayet karizmatik, hatta biraz mistik bir yapıda çizmektedir. daha doğru bir ifade ile bu insanların geçmişte var olduğu ve kelimeleri icat ettiğine "inandığı" diyaloğundaki ifadelerden çıkan zahiri sonuç. sanki sokrates'in karşısındakilerin entelektüel ya da düşünsel seviyesi çerçevesinde mevzuyu anlaşılır hale getirmek için böyle bir yalana başvurduğu imajı da zihinde canlanmıyor değil. ancak burada sokrates'in niyetini tartışmak gereksiz olacağı için onun geçmişte karizmatik yasa koyucuların kelimeleri icat ettiğine inandığını kabul etmek benim için doğru olacaktır. sokrates'in kratylos'ta dikkat çeken bir kabulü de kısaca; insanların zaman içerisinde kelimeleri söyleniş kolaylığına göre bozmaları, ağızlarına uydurmalarıdır. sokrates bu durumdan memnuniyetsizliğini de dile getirir.

    son dönemde bu ruh halindekilerinin azalmış olduğu göze çarpmakla birlikte ilk dönem uydurmacılarda kendilerini sokrates'in "yasa koyucuları"nın yerinde hissetme duygusu hakimdir. son dönem için bu durumun söz konusu olmamasının sebebi belki sokrates'i okumamaktan ötürüdür belki ayakların yere basması diye açıklanır. gerçi eskileri de her ne kadar şeklen sokratesçi olsalar da onun kelimelerin yapısına liyakat felsefesinden ne kadar uzak oldukları ortadadır.

    şimdi adını belirtmek durumunda kaldığım cemal mıhçıoğlu tdk'nin batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulma yarkurulunda uzun yıllar çalışmış(!) ve birçok sözcük uydurmuştur. "sözcüklerin öyküsü" adlı kitabında hangi sözcükleri nasıl uydurduğunu anlatıyor. hem cemal bey'in çalışmalarını kendi kaleminden okumak hem de bir kısmı gerçekten iyi olsa da çoğunluğu fiyasko olan uydurmalarını görmek maksadıyla bu kitaptan bazı alıntılar yapacağım:

    "matematik

    'aritmetik, geometri, matematik' sözcükleri için türkçe karşılıklar aramaya, 2 şubat 1975 günü türk dil kurumu yönetim kurulu'nun kendi üyeleri arasından beni, yönetim kurulu dışından da tahsin saraç'ı batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulma yarkurulu üyeliğine seçmesini izleyen haftalar içinde başlamış, bu kavramları tanımlayıp açıklayan bir ilk metni de o günlerde kaleme almıştım. ancak, yarkurulun bir toplantısında arkadaşımın bu sözcüklerin türkçeleştirilebileceği konusunda kötümserlik belirten sözler söylemesi üzerine konudan yarkurul'da artık söz etmemiştim.

    ...

    31 ocak 1978 salı günü öğleden sonra, yönetim kurulu üyesi olduğum üniversitelerarası öğrenci seçme ve yerleştirme merkezi'ne giderek orada görevli aysun adlı genç bir bayan matematik öğretmenine 'matematik, aritmetik, geometri' için düşündüğüm 'soyutbilim, sayıbilim, boyutbilim' karşılılarında söz edip gerekçeli açıklamalarını okudum. orada -saat 16.12de- matematik için uzbilim karşılığını türettim. soyutbilim'den çok daha uygun bir karşılık olduğunu düşündüğüm uzbilim'in doğduğu dakikayı bile bir kağıda yazmış olmam bu buluşa verdiğim önemin bir belirtisi olsa gerektir.

    ...

    bu arada, aslında bir tür dil olan matematik için çeşitli arayışlarım arasında uzdil karşılığını da düşünmüş, görüştüğüm kimselere ondanda söz etmiştim.

    ...

    28 haziran 1978 çarşamba sabahı siyasal bilgiler fakültesi'nde odtü'ye geometrici profesör hüseyin demir'e telefon ettim. konuştuğu birkaç arkadaşından kendisiyle birlikte ikisi uzambilim'i beğenmiş, ancak aritmetik için önerdiğim sayıbilim'deki bilim sözünü dört işlemi inceleyen bir alan için fazla bulmuşlar. bunun üzerine 'öyleyse sayıbilgisi diyelim' karşılığını verdim.

    ...

    yukarıda tümünü değilse bile bir bölümünü açıkladığım yoğun bir ön çalışma döneminden sonra, yarkurul'un 5 temmuz 1978 çarşamba günkü toplantısında bu üç sözcükle ilgili gerekçeli açıklama yazılarını okudum. tahsin saraç'la semih tezcan'ın yadırgatıcı, şaşılacak bir isteksizlik içinde bulunduklarını gördüm. saraç, bu sözcüklerin türkçeleştirilemiyeceği yolunda anlamakta güçlük çektiğim bir kuşkuculuk gösteriyordu. kendisine dil devrimciliği damarında zaman zaman bir tıkanma olduğunu, bu pıhtıyı çıkarıp atmasını söyledim. tepki göstermedi.

    ...

    yarkurul'un bu tartışmaları sessizce izleyen dördüncü üyesi a. dilâçar, sonradan yanıma yaklaşarak, üzgün bir yüz anlatımıyla, 'efendim biz vaktiyle geometrinin türkçe olduğunu ispat etmiştik.' dedi.

    ..."

    kitabın tamamında daha da göze çarpan kendine bakış bu satırlarda da biraz olsun görülebiliyor. bunun yanısıra üyelerin birbirinden çok farklı dil anlayışı ve vicdani tavırlarda olduğu da anlaşılıyor. kitaptaki bazı öztürkçe karşılıklar da şöyle. bunların içerisinde makul olanların yanısıra hatalı olanlar ve kulağa hiç hoş gelmeyenler de var. ben hiçbirisi için yorum yapmayacağım. ancak kitabı okuyan türkçe sevdalısı bir arkadaşımın yer yer tuttuğu notlar var. onları parantez içinde veriyorum:

    "anonim: paybelgitli
    belediye: kent yönetimi
    coğrafya: yereybilim
    daktilo: yazıncak (yazıncak kelimesi aklımıza daktiloyu asla getirmiyor. oyuncak'a benzediği için mi ne, oyalansın deyu çocuğun eline verilmiş defter, kalem, silgi, vs. olabilir bu yazıncak.)
    dava: dilev
    demokrasi: elerki (sözcükle ilgili gerekçeli açıklama yazısında şu ifadeler yer alıyor; "elin halk anlamında kullanılışının örnekleri bugünkü anadolu türkçesinde bulunduğu gibi, bu sözcüğün 'el ne der?, el mi yaman, bey mi yaman?, elle gelen düğün bayram' gibi deyim ya da atasözlerindeki anlamı da budur." oysa "el" halk anlamına gelmez; yabancı demektir. elâlem=yabancı alem. böylece "elerki" "yabacıların hükümranlığı" manasına geliyor ki çok manidar; bizim gibi bağımsızlığını terk etmekte olan ülkeler için cuk oturuyor.
    derbi: büyük yarış, yılın karşılaşması.(derbi gerekçeli açıklama yazısında şöyle tanıtılıyor: "sözcüğün, yabancı kökenli sözlerin kaynaştığı spor dilimizde, genelllikle birinci ligdeki ayaktopu takımları arasında yapılan karşılaşmalarla federasyon kupası karşılaşmalarını, özellikle bunların son karşılaşmalarını anlatmak için 'derbi maçı' sözü içinde kullanıldığı görülmektedir." haliyle tanım yanlış olunca uydurulan karşılık da yanlış oluyor.)
    devlet: generk (nihad sami banarlı; siyah renk anlamına gelen kara kelimesinin, aldığı ekler ve birleştiği kelimelerle, dilimizde 200'den fazla mânâ ve deyim yarattığını ifade ettikten sonra misalen gönül kelimesinin kullanıldığı manaları; kalb, yürek, yüreğin manevi varlığı, duygu, his, tesir, sevgi, aşk, ibtila, istek, arzu, heves, hüzün, endişe, razı oluş, cesaret, fedakarlık, ahlak, tabiat, hatır, mide diye sıralayarak ortaya koymuştur. aynı şekilde devlet kelimesi de saadet, bahş, şeref anlamlarını da karşılar. devlet'e generk ol demekle olabilir mi?)
    devalüasyon: göçürüm
    diyet: besidüzen (binek hayvanlarını bıraktılar, şimdi de besileri mi düzüyorlar? bu düzen böyle gitmez. zaten besi ne demek? beslemek işi anlamında mı? boşver düzen de memnun düzülen de.)
    doktor: sağaltman (hekim, tabip, lokman, otacı, doktor çöpe.)
    dokümantasyon: derleyim (sen gel ben seni derleyim!)
    enflasyon: şişkinlik
    figür: devinti
    hak: ülev
    han: yolkonağı
    hayvan: yılkı (yılkı? at olmaya!)
    haziran: bozaran
    hiza: düzdizim
    ırza geçme: ilişim (ırza geçme ve tecavüz kelimelerinde manalarıyla paralel bir sertlik vardır. ilişim okunuşundaki yumuşak hava ile manasınıyla abesle iştigal bir tavır içinde olduğu aşikardır. en azından ilişme daha gerçekçi.)
    kapital: üretke
    karar: vargı (karara vardım; vargıya vardım, uyku uyudum...)
    kariyer: yaşamuğraşı, kişitaşır
    laik: yercil
    marş: yürü, yürüt
    mikro: minil (-l eki bi' kenara; mini ne kadar türkçe?)
    mozole: anıtgömüt (buradaki gömüt; mezar anlamında.içinde yatanın kemikleri sızlar duysa.)
    ombutsman: kamu denetçisi
    orgazm: doruklanım
    otomobil: araba, içitimli
    otomotiv: özgidimli
    program: izlence
    rezerv: çekinge
    saat: döngel
    sayfa: yüzlem
    spiker: konuşman
    telefon: sesleç
    traktör: çeken
    ve: ile
    zigot: dölgöze"

    daha önce uydurmacıların kelimelerin eski haline sadık kalmak gibi bir takıntısı olmadığını belirtmiştim. zaten uydurmak tabiat bakımından böyle bir anlayışla çelişir. ancak öztürkçe ise uydurmak ile çelişir. bunu bir örnekle açıklayayım. fayda kelimesi bir şeye yaramayı ifade eder. türkçedir. ancak geçmişi sebebiyle öztürkçecilerimizce yadsınır, garipsenir. ona karşılık bulmak ve onu dilden atmak gerekmektedir. şöyle 800 yıl kadar geri gittiğimizde yunus'ta vardır karşılığı; yarak. ancak malum, günümüzde bu sözün anlamı pek bir değiştiği için batar, uygun düşmez. bu durumda uydurmak yolu tutulur. kendi içinde çelişkileri olan bir anlayış, bir dil.

    malum insanların atatürk'ün öztürkçeyi tecrübe etmek isteğini fırsat bilip malum aşırı tasviyecilik işine soyundukları bilinmektedir. türk dili bülteni'ndeki "temel unsurları öztürkçe olan, milli bir dil yaratmak" ifadesinin dejenere edilerek "bütün unsurları öztürkçe olan bir dil uydurmak" haline getirildiği de belgeyle sabittir. yine bu tecrübeden vazgeçilmesini onu hayata geçirmek için ilk adımı atan atatürk yapmıştır. falih rıfkı atay anlatıyor:

    "türkçe'yi ne kadar özleştirebiliriz? atatürk bunu denemeğe karar verdi. şimdi hiçbirimizin mânâsını bilmediğimiz baysal utku, onun resmi bir nutkunda kullanılmıştır. birgün beni yanına çekip:

    -çocuk, çıkmaza girmişizdir. dili bu çıkmazda bırakamayız. tabiî yola gireceğiz, demişti.

    özleşme denemesi de orada durdu idi."

    atatürk'ün hayatının son 2-3 yılı olan bu dönemde yoğun bir şekilde güneş dil teorisi çerçevesinde doğu (arap acem) ve batı (frenk) kökenli bütün kelimelerin kökünün tek bir dile, türkçeye dayandığı ispatlanmaya çalışılmıştı. makul olmayan bu teori bir dilin kurtarılması için hizmet etmişti.

    atatürk'ün vefatının ardından yeniden başlayan öztürkçe harekatı bir süre sonra yeniden durulmuş ve günümüze dek dalgalı bir seyir izlemiştir. bu seyir içerisinde bazı dilciler ise kendi çerçevelerini çizmişlerdir. dili sadeleştirmek ve zenginliğini korumak gibi. misalen bir öztürkçeci olan dr. talat tuncer'e cemal mıhçıoğlu bir mektup ile matematik, geometri, aritmetik kelimelerinin karşılığı olarak önerdiği kelimeleri yazıp fikrini soruyor. dr. tuncer'in cevabında şu ifadeler yer alıyor:

    " uzambilim, sayıbilim bileşimleri dilbilgisi bakımından hatalı. dilbilim, dilbilgisi gibi. niye sayıbilgisi densin, sayıbilgi denmesin de sayıbilimi yerine sayıbilim densin? bugün rumların etkisiyle sıfat terkibi = tamlaması yöntemi değişti. balkabağı yerine, balkabak diyorlar ve kavram karışması oluyor. balkabak adeta bal gibi kabak ya da baldan kabak oluyor."

    örnek ve örneğin kelimesi ile ilgili daha önce yazdıklarıma ek bir açıklama yapmayıp birkaç soruyu belirtip geçeceğim. misal öztürkçe olmadığı için mi lûgattan dışlanıyor? yerine koyulan örnek öztürkçe mi? halkın dilini konuşmaktan söz ediliyor. halk misali bilmiyor mu? örnek'i esnafın yüzyıllardır kullandığı söyleniyor. kastedilen sadece ermeni asıllı esnafımız mı? dilcilerin art niyeti bir kenara halkımızın bildiği, tanıdığı bir kelime olan örnek; anlamdaşı misal gibi türkçedir. peki ya örneğin? sevan nişanyan'ın etimolojik sözlüğünde bu kelimeye baktığımızda karşımıza şu ifadeler çıkıyor: 1940'tan sonra kullanılmaya başlamış ve sözlüğe girmiş. yani öncesi yok. örnek'ten türemiş. ancak şu söze dikkat; -in ekinin işlevi belirsizdir.

    bir kelimeyi doğurmak kolay değildir. hele bir kelimeyi öldürmek hiç mi hiç kolay değildir. çünkü kelimeler sadece harflerin matematiksel ya da rastgele bir araya gelmesiyle oluşan varlıklar değildir. ben kelimelerin ruhuna -buna başkası başka bir ad da verebilir- inanan biriyim. bu dili konuşan atalarımızda öyleymiş. o zamanları görmesem de "eski" bir insandan dinlemiştim: "eskiler 'ışığı söndür' demezdi. allah kimsenin ışığını söndürmesin. 'ışığı dinlendir.' derlerdi. yine aynı hususda zıddı hal için de 'ışığı yak.' demezlerdi. 'ışığa can ver.'derlerdi." kelimelerle bu kadar haşır neşir olan bir millet hiç bir zaman böyle bir soyutlanma içine düşmemiştir. ne zaman ki türkçe "yalama yapmış" bir hale getirilmiştir, ondan sonra sıkıntılar yoğunlaşmıştır. devamlı bir doğu kökenli kelime tasviyesi, ardından şuursuzca batıdan çullandırılan kelimeler, onların tasviyesi, bir başklarının yine dile hücumu, bu arada başka kesimlerin eski kelimelere sarılması; ve ortaya çıkan buhran. bu durum halkı da her yeniye -iyi kötü seçmeksizin- açık bir bünye kisvesine getirmiştir.

    kelimelerin ruhu; kulağa hoş gelmeyi de kapsayan bir ifade. kelimenin kulağa hoş gelmesinin önemi uydurulan kelimelerden en çok tutanların eskilere benzer uydurulanlar oluşu gerçeğiyle de tasdik olunmaktadır. misalen; ilim-bilim, ekol-okul, vb.

    yazım uydurma dili merkeze alarak sürse de bunun tamamiyle öztürkçecilerin eseri olduğunu da söyleyemeyiz. misalen öztürkçecilikten oldukça uzak muharrem ergin'e cevaben cemil meriç'in türkoloji adlı yazısı; (bkz: türkoloji /! ageylan) ve nihad sami'nin yozlaşma üzerine yazısı; (bkz: türkçenin yozlaşması /! ageylan).

    özleşme hareketinin yoğun olduğu dönemde önemli bir paşa atatürk'ün yanına giderek; "konuşamaz olduk paşam!" diyor. bazı şairlerimizden şiir örnekleri vermeyi, türkçeleşmiş kelimeler olmadan şiir yazmanın mümkünatını tartışmayı düşünüyordum. ancak konuşulamayan bir dille şiir ne mümkün. yine de öztürkçeci bir şair olan ceyhun atuf kansu ile öz kabuk diye bir saplantısı olmasa da çağdaş ve arkadaşlarına göre daha sade bir dille yazan cahit zarifoğlu'ndan birer bent veriyorum:

    duruyor yol kıyısında
    ellerinde kelepçe*
    iki candarma* arasında
    nisandır* adı ayın
    ve* bir sarı çiğdem

    ceyhun atuf kansu - ayaş yolunda

    önce kim - "önce sen"
    dirilen bir işci olmalıyım. öyle olmalıyım ta eskiden
    (ağlayarak) anlamlıydım olmalıyım anlıyarak
    işci türemedi hiç* bir şey* türemedi
    bezirgan* ölü tükendi köle ölü bitti
    bir yazı sağdan sola kıvrılarak eğilip
    bükülerek bir şekil* almalıydı
    önce kim - "önce o"
    dirilen bir işçi olmalıydı

    cahit zarifoğlu - akşam sofrasında yedi kişilik bir aile oyunu


    peki yapılması gereken ne? dili oluruna bırakmak makul bir tavır olmayacağı için birilerinin dilin gelişimi ve korunması için çalışması gerekmektedir. yeni kelimeler türetilmeli fakat bu ihtiyaç doğmadan, en azından doğduğu anda sıcağı sıcağına yapılmaı. yabancı kelime dilimize girip, dilimizin yapısına göre evrildikten sonra yapılan müdahale pek anlamlı olmayacaktır. dil inkılabı çerçevesinde yapılan doğru bir hamle türkçenin kendi mimarisine yeniden kavuşturulmasıdır. misalen mektepler yerine mekatib demek dilin mimarisini feda etmek idi ki bu dil inkılabı ile düzenlendi ve hiçbir aklı selim insan evladı da buna tepki göstermedi. ancak grameri düzeltmek doğrusu kelimeleri kökten değiştirmeye kalkmak yanlışını örtmez. bu çerçevede türkçe karşılık bulma çerçevesinde yapılan çalışmalar bir inat halini almamalı ve karşılık bulunamayan kelime için ondan kulağa daha yabancı acayip birleşik kelimeler türetmeye çalışmak (örnek: paybelgitli) yerine uygun ses düzeni ve mimarisi ile bu yabancı kelimenin türkçeye girmesine yani türkçeleşmesine müsade edilmelidir. ayrıca kelime türetme işini sanatkarlar ve meslek ehilleri, dilciler ile birlikte çalışarak yürütmelidir. her ne kadar mühendislik fakültesi öğretncilerinin bir kısmı tarih ve türk dili dersi görmekten yakınıyor olsa da daha iyi bir dil eğitiminin ardından teknolojinin durmak bilmeyen kelime türetme hızına ayak uydurabilmelilerdir. ayrıca şairler de dili zenginleştirmek adına bu işin gönüllüleri olmalılardır. bazı örnekler:

    "ya bir gecekonduyu ışıklandıracağım ya bir ışığı gecekonduracağım." (sadri alışık)
    alacaaydınlık, tanrıkonuğu, ölümdirim, "kokakola bardaklayıncılayın devrilen hayaller", karıncanının, (sezai karakoç)
    yeliz (fazıl hüsnü)
    banka dükkanları, kanaçan yara (cahit zarifoğlu)
    kızıltı (nazım hikmet)

    son söz: peyami safa'nın söylediği üzere "bu münakaşada belki yarımşar yarımşar, fakat herkes haklıdır." gayemiz türkçeyi güzelleştirmekse savunduklarımız farklı da olsa verimli olabiliriz. ben hiçbir yere kusmadığımın farkında olduğum gibi kimse için şapşaplı, kuskulu tabirler de kullanmamayı yeğliyorum. yoksa elbette türkçe sövgü bakımından da dünyanın en zengin dillerinden biridir.
    (ageylan, 11.07.2008 04:30 ~ 16.07.2008 15:01)
  10. (fantastik karakter, 17.09.2008 14:05)
  11. (ederlezi, 17.09.2008 14:08)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil