|
|
- türkçe öğretmenimiz şehmus okur un,var olduğunu iddia edenleri delilikle suçladığı şey *
- türkçe kökenli ile aynı anlamda kullanıldığı için anlam karmaşasına sebebiyet veren sözcük.
ingilizlerin de özingilizcesi , almanların da özalmancası var ise neden bütün hind-avrupa dilleri ortak kelimeler kullanıyor dedirtircesine aslında doğru sözcüğün türkçe kökenli olması gerektiğini hatırlatır.
yok eğer eski türkçe ise anlatılmak istenen , o zaman ne kadar eski olduğu tartışma konusu olacaktır.kimine göre osmanlıca , kimine göre göktürkçedir eski türkçe.(skuba, 21.11.2004 06:43)
- (bkz: koç)
(bkz: hakiki koç)
(bkz: en hakiki koç)
(bkz: en en hakiki koç)(skuba, 21.11.2004 06:43)
- meseleyi şöyle irdelemek icab eder;
ve bağlacını türkçeden atın, atamıyorsanız öztürkçe bir ütopyadır...
yeryüzünde hiçbir dilin saf ve temiz duygularla geliştiği, evrimleştiği görülmüş müdür ? diller birbirlerine tecavüz ederler ve bu insanın cuzi iradesinin ötesinde bir süreçtir. bu süreç , kelimelerden önce imgelerin oluşmasından ötürü durdurulamaz. eğer hayatı boyunca kapı görmemiş bir insana kapıyı gösteriyorsanız o artık reel olarak vardır, lakin o kapının adını da siz koymuşsanız, bunu gören hangi dilini konuşursa konuşsun, kendi dilinde ikame edebileceği bir kelime veyahut benzeşebilecek yakın bir kelime yoksa diline o kapıyı icad edenin kelimesi girecektir.
batının gözlükleri ile bakıp onlardan daha batılı, daha faşist olduğumuzdan, bir doğu memleketi olan canım ülkemde öztürkçecilik bir oyundur. doğruluk eksenimiz olan batıdaki saflaştırmanın, normalize etmelerin bokunun çıktığı, kraldan çok kralcılık yaptığımız bir meseledir. böyle bir saflaştırma akıl dışıdır zira hiçbir dil kendi iradesi ile evrimleşmez, dil kurumları kafasına göre "dilimiz göktürkçe olsun" veyahut "dilimiz arapça olsun" diyemez.
(bkz: rüzgara karşı işenmez)
ayrıca, öztürkçecilik daha çok doğu ve batı arasında kimlik bunalımına girmiş bir aydın topluluğunun kendi tarihini inşa etmeye kalkışmasıdır ki bu, türk aydınının ne kadar kişiliksiz olduğu hakkında güzel bir fikir veriyor bize.
bir elimizde osmanlıca, bir elimizde öztürkçe. bir koltukta iki karpuz taşınmaz lakin bugün memleketim gençleri(bizler) ne öztürkçeyi ne osmanlıcayı düzgün konuşabiliyor(uz). ikisinin arasında bir dil oluşmuş çıkmış. her kim ne kadar uğraşırsa uğraşsın, dilin evriminin tahrifi dilin evrimini engelleyemeyecektir. zira bu, bir grup kişiliksiz insanın veyahut bir kurumun iradesinden bağımsız bir süreçtir.(skuba, 24.08.2006 03:42)
- (bkz: türk aydını)
(bkz: batı uygarlığı)(skuba, 24.08.2006 03:49)
- (bkz: nurullah ataç)
(aytok, 14.05.2007 23:41)
- iki sözcük, "öz türkçe" biçiminde tamlama olarak; sözdeşi*, ayrı yazılmalıdır.
gelelim sözün özüne...
konunun yeterince özüne inemediğimizi sanıyorum. öz türkçe, bir dil bilincinin ürünüdür. bu dil bilinci herkesin öngörebileceği gibi dil devrimi'nden oluşmuştur. öz türkçe kolayca kestirip atabileceğimiz bir konu bütünü değildir. kafalardaki karışıklığı anlayabiliyorum aslında. "eee osamanlıca mı konuşacağız öz türkçe mi?"... bu da doğal olarak bi' çok kişiyi faşizme alet olacağı kaygısına götürüyor; ancak öz türkçe ve öz türkçeci hiçbir kişinin faşizmle uzak yakın ilgisi yoktur.
bunun nedenlerini şöylece açıklayabilirim sanırım:
yaşadığımız coğrafya olan anadolu tarih boyunca birçok devletin toprağı olmuş ve sonunda içinde birçok etnik kökenin bulunduğu bir türk cumhuriyeti olmuştur. bu türk cumhuriyeti; sözdeşi türkiye kendisinden önce bu topraklarda egemenlik süren osmanlı imparatorluğu'ndan etkilenmemek için birçok alanda devrim yapmıştır. dikkat edilmesini istiyorum: yenilik değil devrim!
dolayısıyla üç dilden mürekkep osmanlıca için de bu durum özdeştir. yapılan çalışmalarla,türk dil kurumu'nun* kurulmasıyla başlayan dil devrimi, adı üstünde bir dili yıkmış, devirmiş ve yerine o toprağın sarayının değil halkının konuştuğu dili; sözdeşi türkçeyi getirmiştir.
kurulan türk dil kurumu'nun iki amacı vardır:
1.dilimizin özleşmesi, 2. dilimizin gelişmesi
bu amaca varmak için de iki araç kullanılacaktır:
1.devrimci anlayış 2. bilim yöntemleri.
halka inen dil türkçeydi, ve olabildiğince özleşmesi, arınması amaçlanmıştı;çünkü kanıksatılmak istenen senin benim dilim, anadiliydi.soruyorum:kişioğlu, anadili olmaksızın düşünebilir, tasarlayabilir ve dahası üretebilir mi?..
1930'larda gazete diline baktığımızda %60-70 dolayındaki yabancı sözcük oranı 1960'larda ivme düşüklüğü yaşamış ve %30'lar düzeyine inmiştir. bugün konuştuğumuz türkçe o günlerde yapılan çalışmaların meyvesidir. kimse türkçenin kötü yolda olduğunu sanmasın. yalnızca tarihsel bir karşılaştırma yapsın herkes.
şunu da söylemeden edemeyeceğim, devrim bir yerde bitecek biçimde tasarlanmamıştır, o şu anda da sürüyor; ancak yaklaşık 50 yıldır baltalanmaya çalışılmaktan kendini kurtaramamıştır.özerk türk dil kurumu çalışmalarını sürdürdüğü sırada gerici yayın organlarınca her gün yeni bir karaçalmaya uğramıştır ve sonunda da öngöreceğiniz gibi 1980'den nasibini almış ve 1983'te kapatılarak devlet eline geçmiştir.
bugün özleşmeciliğin ve bilimselliğin hizmetinde, kapatılan tdk'nin son başkanı şerafettin turan,dile yaşamını adamış emin özdemir,en yetkin dilbilimcilerimizden doğan aksan bu üç büyük adın öğrencisi sayılabilecek dil derneği başkanı büyük emekçi sevgi özel ve daha da niceleri savaşımlarını sürdürüyorlar...(ozansı, 23.03.2008 22:07 ~ 22:19)
- uydurma dildir.
ne idüğü belirsiz birilerinin tek ayağını göz ardı ettikleri sacayaklar üzerine kurdukları bir binadır, öztürkçe. bir varlığın tüm boyutlarını göz önüne almaksızın sadece "işine gelene" göre hareket edildiğinde mantıklı görünebilir. ancak makul olan her hal ü kârı gözönüne almak ise uydurma dilin yeri ancak çöptür.
arı türkçe/ öztürkçe/ uydurma dil her ne ise bunu savunanların temellerinden biri türkçeyi başta arapça ve farsça olmak üzere yabancı dillerin sömürüsünden kurtarmak iddiasıdır. onlar der ki; arapça ve farsça dilimizi işgal etmiştir. bunların yerine/ arapça ve farsçadan türkçeye geçen kelimelerin yerine halk arasında bin yıllardır kullanılan tamamiyle türkçe olan kelimeler günyüzüne çıkarılıp yerleştirilmelidir. -buraya kadar güzel bir teklif. gerçi teklifi yaparken niyet dili temizlemek ve güzelleştirmekten ziyade arapça ve farsçayı saf dışı bırakmak ama yine de şu an için niyet tahlili yapıyor durumunda olmak istemem. delillerini verdiğimizde niyet ortaya çıkıyor zaten.- peki bu beyefendi ve hanımefendilerin yaptığı girişimleri biraz incelediğimizde neyle karşılaşıyoruz? nihad sami banarlı anlatıyor, türkçenin sırları adlı kitabında; "örnek kelimesinin ermenice orinag'dan türkçeleştiği meydana çıkarıldığı zaman çok şaşıran uydurmacılar, bu kelimeyi önce türkçe görenek'ten değişmiş diye göstermeğe kalktılar. fakat tutmadı. bir kere bu, türkçedeki kelime değişimi kaidelerine uygun değildi. uysaydı bile hiç bir kelime bir şekilden diğer bir şekle bir anda giremezdi. meselâ bugün türkiye türkçesinde kullanılan iyi kelimesinin aslı, eski türkçede edgü'dür. bu kelime başlıca: “edgü, ezgü, eyyü, eyü, eyi” şekillerinden sonra iyi haline varmıştır ve kelimenin bütün bu şekilleri metinlerde yazılıdır. halbuki örnek kelimesi eski türkçe metinlerin hiçbirisinde, hiçbir şekilde yoktur." (sf:158-159) evet teşekkürler nihad hocam. nihad sami banarlı hangi kaynaklarda örnek kelimesine rastlanamadığına değinerek devam ediyor buradan sonra yazısına. öncesinde ise "biz örnek'e değil örneğin'e karşıyız" diyor onu da belirteyim. örneğin'e neden karşı olduğunu merak eden açıp okusun. ben konuma döneyim. bizim karşı çıkışımız örnek kelimesine değil. örnek kelimesinin ermeniceden gelmesi de rahatsız etmez beni. "hepimiz ermeniyiz" diye bağırmam meydan da ancak ermeniceden gelen bir kelimeyi kullanmakta da bir mahsur görmem, dilime geçmiş, türkçeleşmiş iken. lakin öyle bir lakin var ki; bu uydurmacıların bize "misal'i dilinden at. örnek de." diye diretmeleri, bunu öztürkçe için yaptıklarını iddia etmeleri beni rahatsız eder, onların niyetlerini ortaya koyar. onları gocunduranın dildeki yabancı kelimeler değil, başka bir şey olduğunu gösterir. bu da kafatasçılık olur diyeceğim ancak diyemiyorum çünkü arapçadan dilimize giren kelimenin yerine bize sundukları da ermeniceden giren bir kelime. montaigne nadiren olsa da güzel sözler söylemiş; “tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.” uydurukçuların yaptığı da kendi silahlarıyla kendilerini vurmak. misal ve örnek’in varlığı dilimizin zenginliğidir. atmak kurtuluş değil dili yozlaştırmaktır.
diğer bir tek ayağı gizli sacayağa gelelim. uydurma dil şövalyesi efendilerin kendilerinı savunmak için kullandıkları bir zırh daha doğrusu dilimize doğru savurdukları bir kılıç da gazi mustafa kemal'in hatırasıdır. efendilerin iddiasına göre gazi dilin arılaşmasını desteklemiş yabancı dillerden dilimize giren bütün kelimeleri atmıştır. önümüze koydukları bir delil dahi vardır. çekinecek değilim koydukları delilden, işte şudur: isveç veliahdı prens gustav adolf'un (daha sonra kral altıncı gustav oluyor) şerefine çankaya köşkünde verilen ziyâfetteki konuşması:
"altes rouyâl: bu gece, ulu konuklarımıza, türkiye'ye uğur getirdiklerini söylerken duygum, tikel özgü bir kıvançtır. burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. isveç, türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. ancak daha başka bir alanda da, onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özençe değer değildir. avrupa'nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkuyu.
altes rouyâl: yetmiş-beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevincin söyüncü ile çevrelendi. genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundandır. ünlü babanız, yüksek kıralınız beşinci gustav'ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, altes rouyâl sizin, altes rouyâl prenses luiz'in sevimli kızınız altes rouyâl prenses ingrid'in esenliğine, tüzün isveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum."
gazi mustafa kemal'in devlet idaresindeki belki de tek hatası bu olmuştur. evet gazi insandır, hata etmiştir. ve bu tek hatayı dil hususunda yapmıştır bence. ancak o da bu hususda ısrarcı olmamış ve çok kısa bir sürede hatasından dönmüştür. dili arılaştırmak adına kelime uydurmanın, yabancı dillerden dilimize geçmiş, yerleşmiş artık bizim kadar bizden olan kelimeleri dilden söküp atmanın doğru olmadığını görmüş ve bu doğrultu da hareket etmiştir. gazi bey'in ölümünden önce türk ordusuna gönderdiği son mesaj da onun bu mevzudaki tavır ve hareketini ortaya koymaktadır:
"zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman türk ordusu!
memleketi, en buhranlı ve müşkül anlarında, nasıl felâket ve musibetlerden ve düşman istilâsından korumuş ve kurtarmış isen, cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silâh ve vasıtalarıyle mücehhez olarak, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.
bugün cumhuriyet'in onbeşinci yılını, mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumun hislerine de tercüman oluyorum."
ben bu metinde 28 tane doğu 2 tane batı dilleri kökenli sözcük saydım. yanlış saymış olabilirim. ancak görüldüğü üzere atatürk hiç tiksinmeden, iğrenmeden gayet tabii bir halde bulup kullanmıştır onları. ancak uydurma dilciler onun vefatından sonra meydanı boş bulup onu da kendilerine zırh edinip dile fena bir halde hücum etmişlerdir.
hızla gelişen teknoloji karşısında dili ayakta tutmak için yeni yabancı terimlere türkçe karşılıklar bulmak gayet güzel bir davranış olabilir. ancak hızla dilimize hücum eden yeni kelimelerin türkçe karşılığını bulmak yerine “dağdaki çobanın da aysun kayacı’nın da” tanıdığı sözcüklere “kaka” muamelesi yapmak makul çerçevede izah edilemez. her yazar insanın da bunu böyle kabul etmesi gerekir.
- "aşırı yabancı kelime düşmanlığı nasıl bir dil taassubu ise, türkçe karşılığı bulunan veya bulunabilecek olan yabancı kelime hayranlığı da züppeliktir. zaten bu memleket ne çekmiş ve çekiyorsa softa ve züppe kafası yüzünden çekmiyor mu?"
"bu münakaşada belki yarımşar yarımşar, fakat herkes haklıdır. içinde yabancı kelime olmayan tek bir medenî lisan yoktur; yabancı kelimeden korkmayalım. fakat yabancı kelimelere kapılarını ardına kadar açmış tek bir medenî lisan da yoktur. lisanın kapıları önüne kontrol koyalım. bu kontrol, ne maarif müfettişidir, ne de dil kurumu üyesi. bu kontrol türk sanatkârının zevkidir: ona güveniniz."
"lisân için, fikir fedâ edilemez."
"hiçbir dil, 'öz', 'sâfiyet' hâlinde değildir. çünkü evrensel münasebetler dil üzerinde etki ve tesir sahibidir. bu anlamda her dil başka dillerin terkibidir. bu yüzden 'öztürkçe' talebinde bulunanlar 'itidâlli' olmak zorundadır."
"bütün müstakil milletler birbirlerinden kelime alabilirler; fakat hiçbir müstakil millet ihtiyacı yoksa kâide alamaz."
"bir yabancı dilin emrinde kalmakla bir yabancı orduya köle olmak arasında fark yoktur."
"tebâsını değiştiren her yabancı türk olamayacağı gibi, imlâsını değiştiren her kelime de kolayca türk lügatinde yer alamaz."
"yunus emre’nin dilini anlamayan türk münevverlerinin kafasında voltaire’in fransızcası hâla saltanat sürüyor."
"dil, düşüncenin ifade vasıtasıdır ve en büyük hatalarımızdan biri dil davasını, düşünce davasından ayrı bir mesele gibi ele almak olmuştur."
"...karşılığı bulunabilecek bir yabancı kelimeyi türk lügatine sokmak türkçe’nin kendi kaynaklarıyla zenginleşmesi ve tekâmül etmesi kabiliyetini bıçaklamaktadır."
peyami safa
- şap, şap, şap...
alkış sesleri oluyor bunlar...
yansıma sözcük yaparlar, bilenler bilmeyenlere anlatsın. örneğin: şaplak, şapırtı, şaplamak...
"öz türkçeciler! sözüm size! ne rezilsiniz, nasıl bir garabet içindesiniz ki o güzelim, yedi düveli fethetmiş sözcükleri (kelimât mı desem yoksa) yerle bir edip sonra tutup uyduruk uyduruk şeyler söylemiş dilleriniz. o dillerinizi koparmalı sizin. sizi hainler, sizi yurt bozguncuları, solcular, yılgıcılar (teröristler), koministler, iğrenç insanlar sizi. ıyy tiksiniyorum hepinizden..."
derdi hiç kuşkum yok ki şimdi merhumlar merhumu, türkçenin şahı, padişahı, efendisi, yeganesi peyami safalar, nihad samiler, faruk kadriler,adnan ötükenler olsaydı...
onlar,
türkçeyi bir üstdil durumuna getirmek isteyenleri,
batı çağcıllığına bir adım daha yaklaştırmak isteyenleri,
çağ atlayalım diye ozanlar, yazarlar yetiştirenleri
(öz türkçeciler i diyebilirim gönül rahatlığıyla)...
sözdeşi
ataçları, ceyhun atuf kansuları, doğan aksanları, agop dilâçarı, berke vardarları ve daha adını sayamayacağım nicesini
birer birer yerdiler, üzerlerine kustular, küfrettiler, bağırdılar çağırdılar...
arkasından gelenlerin yazılarını (kuskularını mı desem yoksa) okumak da bizlere düşüyor şimdi.
benim yukarıda öz türkçe ile ilgili yazdığım giri eksilenmiş sanırım ki en sevilmeyenler listemde yer alıyor artık bu girim. bu benim için sorun değil. her yazı, düşünce eleştirilebilir, beğenilebilir, beğenilmeyebilir...
ancak...
burada başka bir şey var artık. değerlere saldırı var. çok daha önemlisi ise yıllardan beri gelen bilimdışılık var.
bilimdışılıktan kastım mı ne?
bilimdışılıktan kastım şu tümceler sevgili dostlar:
"...karşılığı bulunabilecek bir yabancı kelimeyi türk lügatine sokmak türkçe’nin kendi kaynaklarıyla zenginleşmesi ve tekâmül etmesi kabiliyetini bıçaklamaktadır."
bu sözler ünlü yazıneri (edebiyatçı) peyami safa'ya aitmiş. örnek veren arkadaşıma teşekkürler...
şimdi soruyorum size: söylenen bu sözle, yapılan eylem(sözkonusu tümce) birbiriyle ne denli tutarlı? bunu yanıtlarken lütfen elinizi vicdanınıza koyun.
ben size hemen bu tümce içinde karşılığı bulunabilecek sözcükleri göstereyim: kelime - sözcük, lügat - sözlük,
zenginleşmek - varsıllaşmak, kabiliyet - yetenek, tekamül etmek - evrim geçirmek.
bakınız, öz türkçecilerin, dahası türkçecilerin, türkçe severlerin, türkçe dostlarının amacı hiçbir zaman dil polisliği yapmak olmadı. bunu söyleyenler açık bir gaflet içindedirler ve onlara önerim "tarih kitaplarını biraz daha anlayarak okusunlar"
olur. ancak onları hiçbir zaman anlamaya çalışmayarak, bilimsel çalışmalarıyla alay ederek, onlara kara çalarak eğlenenlerin bugün topumca anımsanabilecek bir yeri ne yazık ki kalmamıştır.
bunu ben ancak şöyle destekleyebilirim: devrim diyorum, dil devrimi diyorum. dil devrimi, halkın dilini halka sundu. anadolu'yu gezdi, tarama dergileri,tarama sözlüğü, derleme sözlüğü oluşturdu. yeni yeni sözcükler kazandırdı türkçeye. ancak bunu hazmedemeyenler onları anlamaya çalışmadan, ipe sapa gelmez, bir dolu bilimdışı ancak coşturucu sözle halkı galeyana getirmeye çalıştılar.
ancak...
baktık ki gazetelerin dili günden güne değişiyor, dil arılaşıyor, insanlar sokakta osmanlıca sözcükten kendini belki de bir içgüdüyle uzaklaştırıyor.
ve bunların tek bir nedeni var: halk anadilini konuşmak istiyor; çünkü bir kişioğlu yalnız ve yalnız anadiliyle düşünebilir, düşleyebilir, imgeleyebilir
bu arap için arapça olduğu denli fransız için fransızcadır
ve türk için türkçe...(ozansı, 30.04.2008 21:09 ~ 22:16)
- daha öncede yazdığım bir mevzu olması hasebiyle genel tercihim olan bir tanım cümlesi ile söze girmek yerine öztürkçeyi doğruca geniş bir çerçeve ile tanıtmaya çalışacağım. umarım bir aydır yazmamanın parmaklarımda biriktirdiği elektrik klavyeye hışım şeklinde aksetmez.
türk dil kurumu'na ve türkçe üzerine düşünenlere geçmişte göz ardı edilemez ithamlar hatta iftiralar olmuştur. bu sebeple konumun ne olmadığının anlaşılması için o konuya açıklık getiren şu giriye öncelikle bakılması faydalı olacaktır:
(bkz: gök konuksal avrat /! selenge)
belki isnat etmenin verdiği haz belki çocuksu komikçilik denemelerinden doğmuş bu mevzu konumun dışındadır. muhattabım öztürkçe ve öztürkçeci bu değildir. muhattabım bizatihi onların yazdıkları, kaynakları ve sonuçlarıdır.
daha önce öztürkçeyi uydurma dil olarak gördüğümü yazmıştım. ancak bir bir öztürkçecilerin isimlerini anarak yapıp ettiklerinden bahsetmemiştim. yine haddimi bilmeye, şahısları için tavsif ve teşbihlerde bulunmaktan uzak durmaya çalışacağım.
"inşallah işe yarar bir sona varır", diyerek başlıyorum.
sokrates "dil üstüne" fikirlerini ifade ettiği "kratylos" diyaloğunda; "ad uydurmak, ad kurmak herkesin işi değil, ama ad yapıcısının işidir; ad yapıcısı da yasa koyucusudur." demekte ve yasa koyucuları da az yetişen, üstün, gayet karizmatik, hatta biraz mistik bir yapıda çizmektedir. daha doğru bir ifade ile bu insanların geçmişte var olduğu ve kelimeleri icat ettiğine "inandığı" diyaloğundaki ifadelerden çıkan zahiri sonuç. sanki sokrates'in karşısındakilerin entelektüel ya da düşünsel seviyesi çerçevesinde mevzuyu anlaşılır hale getirmek için böyle bir yalana başvurduğu imajı da zihinde canlanmıyor değil. ancak burada sokrates'in niyetini tartışmak gereksiz olacağı için onun geçmişte karizmatik yasa koyucuların kelimeleri icat ettiğine inandığını kabul etmek benim için doğru olacaktır. sokrates'in kratylos'ta dikkat çeken bir kabulü de kısaca; insanların zaman içerisinde kelimeleri söyleniş kolaylığına göre bozmaları, ağızlarına uydurmalarıdır. sokrates bu durumdan memnuniyetsizliğini de dile getirir.
son dönemde bu ruh halindekilerinin azalmış olduğu göze çarpmakla birlikte ilk dönem uydurmacılarda kendilerini sokrates'in "yasa koyucuları"nın yerinde hissetme duygusu hakimdir. son dönem için bu durumun söz konusu olmamasının sebebi belki sokrates'i okumamaktan ötürüdür belki ayakların yere basması diye açıklanır. gerçi eskileri de her ne kadar şeklen sokratesçi olsalar da onun kelimelerin yapısına liyakat felsefesinden ne kadar uzak oldukları ortadadır.
şimdi adını belirtmek durumunda kaldığım cemal mıhçıoğlu tdk'nin batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulma yarkurulunda uzun yıllar çalışmış(!) ve birçok sözcük uydurmuştur. "sözcüklerin öyküsü" adlı kitabında hangi sözcükleri nasıl uydurduğunu anlatıyor. hem cemal bey'in çalışmalarını kendi kaleminden okumak hem de bir kısmı gerçekten iyi olsa da çoğunluğu fiyasko olan uydurmalarını görmek maksadıyla bu kitaptan bazı alıntılar yapacağım:
"matematik
'aritmetik, geometri, matematik' sözcükleri için türkçe karşılıklar aramaya, 2 şubat 1975 günü türk dil kurumu yönetim kurulu'nun kendi üyeleri arasından beni, yönetim kurulu dışından da tahsin saraç'ı batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulma yarkurulu üyeliğine seçmesini izleyen haftalar içinde başlamış, bu kavramları tanımlayıp açıklayan bir ilk metni de o günlerde kaleme almıştım. ancak, yarkurulun bir toplantısında arkadaşımın bu sözcüklerin türkçeleştirilebileceği konusunda kötümserlik belirten sözler söylemesi üzerine konudan yarkurul'da artık söz etmemiştim.
...
31 ocak 1978 salı günü öğleden sonra, yönetim kurulu üyesi olduğum üniversitelerarası öğrenci seçme ve yerleştirme merkezi'ne giderek orada görevli aysun adlı genç bir bayan matematik öğretmenine 'matematik, aritmetik, geometri' için düşündüğüm 'soyutbilim, sayıbilim, boyutbilim' karşılılarında söz edip gerekçeli açıklamalarını okudum. orada -saat 16.12de- matematik için uzbilim karşılığını türettim. soyutbilim'den çok daha uygun bir karşılık olduğunu düşündüğüm uzbilim'in doğduğu dakikayı bile bir kağıda yazmış olmam bu buluşa verdiğim önemin bir belirtisi olsa gerektir.
...
bu arada, aslında bir tür dil olan matematik için çeşitli arayışlarım arasında uzdil karşılığını da düşünmüş, görüştüğüm kimselere ondanda söz etmiştim.
...
28 haziran 1978 çarşamba sabahı siyasal bilgiler fakültesi'nde odtü'ye geometrici profesör hüseyin demir'e telefon ettim. konuştuğu birkaç arkadaşından kendisiyle birlikte ikisi uzambilim'i beğenmiş, ancak aritmetik için önerdiğim sayıbilim'deki bilim sözünü dört işlemi inceleyen bir alan için fazla bulmuşlar. bunun üzerine 'öyleyse sayıbilgisi diyelim' karşılığını verdim.
...
yukarıda tümünü değilse bile bir bölümünü açıkladığım yoğun bir ön çalışma döneminden sonra, yarkurul'un 5 temmuz 1978 çarşamba günkü toplantısında bu üç sözcükle ilgili gerekçeli açıklama yazılarını okudum. tahsin saraç'la semih tezcan'ın yadırgatıcı, şaşılacak bir isteksizlik içinde bulunduklarını gördüm. saraç, bu sözcüklerin türkçeleştirilemiyeceği yolunda anlamakta güçlük çektiğim bir kuşkuculuk gösteriyordu. kendisine dil devrimciliği damarında zaman zaman bir tıkanma olduğunu, bu pıhtıyı çıkarıp atmasını söyledim. tepki göstermedi.
...
yarkurul'un bu tartışmaları sessizce izleyen dördüncü üyesi a. dilâçar, sonradan yanıma yaklaşarak, üzgün bir yüz anlatımıyla, 'efendim biz vaktiyle geometrinin türkçe olduğunu ispat etmiştik.' dedi.
..."
kitabın tamamında daha da göze çarpan kendine bakış bu satırlarda da biraz olsun görülebiliyor. bunun yanısıra üyelerin birbirinden çok farklı dil anlayışı ve vicdani tavırlarda olduğu da anlaşılıyor. kitaptaki bazı öztürkçe karşılıklar da şöyle. bunların içerisinde makul olanların yanısıra hatalı olanlar ve kulağa hiç hoş gelmeyenler de var. ben hiçbirisi için yorum yapmayacağım. ancak kitabı okuyan türkçe sevdalısı bir arkadaşımın yer yer tuttuğu notlar var. onları parantez içinde veriyorum:
"anonim: paybelgitli
belediye: kent yönetimi
coğrafya: yereybilim
daktilo: yazıncak (yazıncak kelimesi aklımıza daktiloyu asla getirmiyor. oyuncak'a benzediği için mi ne, oyalansın deyu çocuğun eline verilmiş defter, kalem, silgi, vs. olabilir bu yazıncak.)
dava: dilev
demokrasi: elerki (sözcükle ilgili gerekçeli açıklama yazısında şu ifadeler yer alıyor; "elin halk anlamında kullanılışının örnekleri bugünkü anadolu türkçesinde bulunduğu gibi, bu sözcüğün 'el ne der?, el mi yaman, bey mi yaman?, elle gelen düğün bayram' gibi deyim ya da atasözlerindeki anlamı da budur." oysa "el" halk anlamına gelmez; yabancı demektir. elâlem=yabancı alem. böylece "elerki" "yabacıların hükümranlığı" manasına geliyor ki çok manidar; bizim gibi bağımsızlığını terk etmekte olan ülkeler için cuk oturuyor.
derbi: büyük yarış, yılın karşılaşması.(derbi gerekçeli açıklama yazısında şöyle tanıtılıyor: "sözcüğün, yabancı kökenli sözlerin kaynaştığı spor dilimizde, genelllikle birinci ligdeki ayaktopu takımları arasında yapılan karşılaşmalarla federasyon kupası karşılaşmalarını, özellikle bunların son karşılaşmalarını anlatmak için 'derbi maçı' sözü içinde kullanıldığı görülmektedir." haliyle tanım yanlış olunca uydurulan karşılık da yanlış oluyor.)
devlet: generk (nihad sami banarlı; siyah renk anlamına gelen kara kelimesinin, aldığı ekler ve birleştiği kelimelerle, dilimizde 200'den fazla mânâ ve deyim yarattığını ifade ettikten sonra misalen gönül kelimesinin kullanıldığı manaları; kalb, yürek, yüreğin manevi varlığı, duygu, his, tesir, sevgi, aşk, ibtila, istek, arzu, heves, hüzün, endişe, razı oluş, cesaret, fedakarlık, ahlak, tabiat, hatır, mide diye sıralayarak ortaya koymuştur. aynı şekilde devlet kelimesi de saadet, bahş, şeref anlamlarını da karşılar. devlet'e generk ol demekle olabilir mi?)
devalüasyon: göçürüm
diyet: besidüzen (binek hayvanlarını bıraktılar, şimdi de besileri mi düzüyorlar? bu düzen böyle gitmez. zaten besi ne demek? beslemek işi anlamında mı? boşver düzen de memnun düzülen de.)
doktor: sağaltman (hekim, tabip, lokman, otacı, doktor çöpe.)
dokümantasyon: derleyim (sen gel ben seni derleyim!)
enflasyon: şişkinlik
figür: devinti
hak: ülev
han: yolkonağı
hayvan: yılkı (yılkı? at olmaya!)
haziran: bozaran
hiza: düzdizim
ırza geçme: ilişim (ırza geçme ve tecavüz kelimelerinde manalarıyla paralel bir sertlik vardır. ilişim okunuşundaki yumuşak hava ile manasınıyla abesle iştigal bir tavır içinde olduğu aşikardır. en azından ilişme daha gerçekçi.)
kapital: üretke
karar: vargı (karara vardım; vargıya vardım, uyku uyudum...)
kariyer: yaşamuğraşı, kişitaşır
laik: yercil
marş: yürü, yürüt
mikro: minil (-l eki bi' kenara; mini ne kadar türkçe?)
mozole: anıtgömüt (buradaki gömüt; mezar anlamında.içinde yatanın kemikleri sızlar duysa.)
ombutsman: kamu denetçisi
orgazm: doruklanım
otomobil: araba, içitimli
otomotiv: özgidimli
program: izlence
rezerv: çekinge
saat: döngel
sayfa: yüzlem
spiker: konuşman
telefon: sesleç
traktör: çeken
ve: ile
zigot: dölgöze"
daha önce uydurmacıların kelimelerin eski haline sadık kalmak gibi bir takıntısı olmadığını belirtmiştim. zaten uydurmak tabiat bakımından böyle bir anlayışla çelişir. ancak öztürkçe ise uydurmak ile çelişir. bunu bir örnekle açıklayayım. fayda kelimesi bir şeye yaramayı ifade eder. türkçedir. ancak geçmişi sebebiyle öztürkçecilerimizce yadsınır, garipsenir. ona karşılık bulmak ve onu dilden atmak gerekmektedir. şöyle 800 yıl kadar geri gittiğimizde yunus'ta vardır karşılığı; yarak. ancak malum, günümüzde bu sözün anlamı pek bir değiştiği için batar, uygun düşmez. bu durumda uydurmak yolu tutulur. kendi içinde çelişkileri olan bir anlayış, bir dil.
malum insanların atatürk'ün öztürkçeyi tecrübe etmek isteğini fırsat bilip malum aşırı tasviyecilik işine soyundukları bilinmektedir. türk dili bülteni'ndeki "temel unsurları öztürkçe olan, milli bir dil yaratmak" ifadesinin dejenere edilerek "bütün unsurları öztürkçe olan bir dil uydurmak" haline getirildiği de belgeyle sabittir. yine bu tecrübeden vazgeçilmesini onu hayata geçirmek için ilk adımı atan atatürk yapmıştır. falih rıfkı atay anlatıyor:
"türkçe'yi ne kadar özleştirebiliriz? atatürk bunu denemeğe karar verdi. şimdi hiçbirimizin mânâsını bilmediğimiz baysal utku, onun resmi bir nutkunda kullanılmıştır. birgün beni yanına çekip:
-çocuk, çıkmaza girmişizdir. dili bu çıkmazda bırakamayız. tabiî yola gireceğiz, demişti.
özleşme denemesi de orada durdu idi."
atatürk'ün hayatının son 2-3 yılı olan bu dönemde yoğun bir şekilde güneş dil teorisi çerçevesinde doğu (arap acem) ve batı (frenk) kökenli bütün kelimelerin kökünün tek bir dile, türkçeye dayandığı ispatlanmaya çalışılmıştı. makul olmayan bu teori bir dilin kurtarılması için hizmet etmişti.
atatürk'ün vefatının ardından yeniden başlayan öztürkçe harekatı bir süre sonra yeniden durulmuş ve günümüze dek dalgalı bir seyir izlemiştir. bu seyir içerisinde bazı dilciler ise kendi çerçevelerini çizmişlerdir. dili sadeleştirmek ve zenginliğini korumak gibi. misalen bir öztürkçeci olan dr. talat tuncer'e cemal mıhçıoğlu bir mektup ile matematik, geometri, aritmetik kelimelerinin karşılığı olarak önerdiği kelimeleri yazıp fikrini soruyor. dr. tuncer'in cevabında şu ifadeler yer alıyor:
" uzambilim, sayıbilim bileşimleri dilbilgisi bakımından hatalı. dilbilim, dilbilgisi gibi. niye sayıbilgisi densin, sayıbilgi denmesin de sayıbilimi yerine sayıbilim densin? bugün rumların etkisiyle sıfat terkibi = tamlaması yöntemi değişti. balkabağı yerine, balkabak diyorlar ve kavram karışması oluyor. balkabak adeta bal gibi kabak ya da baldan kabak oluyor."
örnek ve örneğin kelimesi ile ilgili daha önce yazdıklarıma ek bir açıklama yapmayıp birkaç soruyu belirtip geçeceğim. misal öztürkçe olmadığı için mi lûgattan dışlanıyor? yerine koyulan örnek öztürkçe mi? halkın dilini konuşmaktan söz ediliyor. halk misali bilmiyor mu? örnek'i esnafın yüzyıllardır kullandığı söyleniyor. kastedilen sadece ermeni asıllı esnafımız mı? dilcilerin art niyeti bir kenara halkımızın bildiği, tanıdığı bir kelime olan örnek; anlamdaşı misal gibi türkçedir. peki ya örneğin? sevan nişanyan'ın etimolojik sözlüğünde bu kelimeye baktığımızda karşımıza şu ifadeler çıkıyor: 1940'tan sonra kullanılmaya başlamış ve sözlüğe girmiş. yani öncesi yok. örnek'ten türemiş. ancak şu söze dikkat; -in ekinin işlevi belirsizdir.
bir kelimeyi doğurmak kolay değildir. hele bir kelimeyi öldürmek hiç mi hiç kolay değildir. çünkü kelimeler sadece harflerin matematiksel ya da rastgele bir araya gelmesiyle oluşan varlıklar değildir. ben kelimelerin ruhuna -buna başkası başka bir ad da verebilir- inanan biriyim. bu dili konuşan atalarımızda öyleymiş. o zamanları görmesem de "eski" bir insandan dinlemiştim: "eskiler 'ışığı söndür' demezdi. allah kimsenin ışığını söndürmesin. 'ışığı dinlendir.' derlerdi. yine aynı hususda zıddı hal için de 'ışığı yak.' demezlerdi. 'ışığa can ver.'derlerdi." kelimelerle bu kadar haşır neşir olan bir millet hiç bir zaman böyle bir soyutlanma içine düşmemiştir. ne zaman ki türkçe "yalama yapmış" bir hale getirilmiştir, ondan sonra sıkıntılar yoğunlaşmıştır. devamlı bir doğu kökenli kelime tasviyesi, ardından şuursuzca batıdan çullandırılan kelimeler, onların tasviyesi, bir başklarının yine dile hücumu, bu arada başka kesimlerin eski kelimelere sarılması; ve ortaya çıkan buhran. bu durum halkı da her yeniye -iyi kötü seçmeksizin- açık bir bünye kisvesine getirmiştir.
kelimelerin ruhu; kulağa hoş gelmeyi de kapsayan bir ifade. kelimenin kulağa hoş gelmesinin önemi uydurulan kelimelerden en çok tutanların eskilere benzer uydurulanlar oluşu gerçeğiyle de tasdik olunmaktadır. misalen; ilim-bilim, ekol-okul, vb.
yazım uydurma dili merkeze alarak sürse de bunun tamamiyle öztürkçecilerin eseri olduğunu da söyleyemeyiz. misalen öztürkçecilikten oldukça uzak muharrem ergin'e cevaben cemil meriç'in türkoloji adlı yazısı; (bkz: türkoloji /! ageylan) ve nihad sami'nin yozlaşma üzerine yazısı; (bkz: türkçenin yozlaşması /! ageylan).
özleşme hareketinin yoğun olduğu dönemde önemli bir paşa atatürk'ün yanına giderek; "konuşamaz olduk paşam!" diyor. bazı şairlerimizden şiir örnekleri vermeyi, türkçeleşmiş kelimeler olmadan şiir yazmanın mümkünatını tartışmayı düşünüyordum. ancak konuşulamayan bir dille şiir ne mümkün. yine de öztürkçeci bir şair olan ceyhun atuf kansu ile öz kabuk diye bir saplantısı olmasa da çağdaş ve arkadaşlarına göre daha sade bir dille yazan cahit zarifoğlu'ndan birer bent veriyorum:
duruyor yol kıyısında
ellerinde kelepçe*
iki candarma* arasında
nisandır* adı ayın
ve* bir sarı çiğdem
ceyhun atuf kansu - ayaş yolunda
önce kim - "önce sen"
dirilen bir işci olmalıyım. öyle olmalıyım ta eskiden
(ağlayarak) anlamlıydım olmalıyım anlıyarak
işci türemedi hiç* bir şey* türemedi
bezirgan* ölü tükendi köle ölü bitti
bir yazı sağdan sola kıvrılarak eğilip
bükülerek bir şekil* almalıydı
önce kim - "önce o"
dirilen bir işçi olmalıydı
cahit zarifoğlu - akşam sofrasında yedi kişilik bir aile oyunu
peki yapılması gereken ne? dili oluruna bırakmak makul bir tavır olmayacağı için birilerinin dilin gelişimi ve korunması için çalışması gerekmektedir. yeni kelimeler türetilmeli fakat bu ihtiyaç doğmadan, en azından doğduğu anda sıcağı sıcağına yapılmaı. yabancı kelime dilimize girip, dilimizin yapısına göre evrildikten sonra yapılan müdahale pek anlamlı olmayacaktır. dil inkılabı çerçevesinde yapılan doğru bir hamle türkçenin kendi mimarisine yeniden kavuşturulmasıdır. misalen mektepler yerine mekatib demek dilin mimarisini feda etmek idi ki bu dil inkılabı ile düzenlendi ve hiçbir aklı selim insan evladı da buna tepki göstermedi. ancak grameri düzeltmek doğrusu kelimeleri kökten değiştirmeye kalkmak yanlışını örtmez. bu çerçevede türkçe karşılık bulma çerçevesinde yapılan çalışmalar bir inat halini almamalı ve karşılık bulunamayan kelime için ondan kulağa daha yabancı acayip birleşik kelimeler türetmeye çalışmak (örnek: paybelgitli) yerine uygun ses düzeni ve mimarisi ile bu yabancı kelimenin türkçeye girmesine yani türkçeleşmesine müsade edilmelidir. ayrıca kelime türetme işini sanatkarlar ve meslek ehilleri, dilciler ile birlikte çalışarak yürütmelidir. her ne kadar mühendislik fakültesi öğretncilerinin bir kısmı tarih ve türk dili dersi görmekten yakınıyor olsa da daha iyi bir dil eğitiminin ardından teknolojinin durmak bilmeyen kelime türetme hızına ayak uydurabilmelilerdir. ayrıca şairler de dili zenginleştirmek adına bu işin gönüllüleri olmalılardır. bazı örnekler:
"ya bir gecekonduyu ışıklandıracağım ya bir ışığı gecekonduracağım." (sadri alışık)
alacaaydınlık, tanrıkonuğu, ölümdirim, "kokakola bardaklayıncılayın devrilen hayaller", karıncanının, (sezai karakoç)
yeliz (fazıl hüsnü)
banka dükkanları, kanaçan yara (cahit zarifoğlu)
kızıltı (nazım hikmet)
son söz: peyami safa'nın söylediği üzere "bu münakaşada belki yarımşar yarımşar, fakat herkes haklıdır." gayemiz türkçeyi güzelleştirmekse savunduklarımız farklı da olsa verimli olabiliriz. ben hiçbir yere kusmadığımın farkında olduğum gibi kimse için şapşaplı, kuskulu tabirler de kullanmamayı yeğliyorum. yoksa elbette türkçe sövgü bakımından da dünyanın en zengin dillerinden biridir.(ageylan, 11.07.2008 04:30 ~ 16.07.2008 15:01)
- "klavyeye hışım şeklinde aksedecek" bir elektriğin bile bünyede bulunması açıkçası derinden derine bir "kuskulu tabirler" geleceği kanısını uyandırıyor belleklerde.en azından ben böyle düşündüm.
neyse konu bu değil doğalınca.
konu öz türkçe ve öz türkçeciler (mi).hayır! onların yazdıkları.
bana sorarsanız bir ressam çizdiği/boyadığı resimle, bir besteci beyninden dökülen notaların kurduğu eşsiz yapıyla, bir ozan çağı için, gelecek için geriye bıraktığı dizelerle yaşar öldükten sonra dahi.demem o ki -dolayısıyla- öztürkçeciler de ancak ve ancak bugün yine belleklerdeyse, yine anımsanıyorsa anma törenleriyle, kuşkusuz emekleri için, kuşkusuz bıraktıkları yapıtları içindir. yine demem o ki: yazdıklarına söylenecek her söz dolayısıyla "onlar"ı "muhatab" almaktır.
sözü çok gevelemeden söz etmek istediğim konuya geleyim.(burdan nerelere gideceğimi ben de şu an çok iyi bilmiyorum açıkçası)
elimizde bir örnek var.prof. dr. cemal mıhçıoğlu.ankara üniversitesi siyasal bilgiler fakültesinde kamu yönetimi profesörü.
bu arada dil ile yakından ilgili ki tdk'de yönetim kurulu üyeliğine de seçilmiş bir kişi.hayli sözcük türetmiş kendince.her derse girişinde de öğrencilerine "yeni bir sözcük türettim, kullanalım" dermiş.
konudan sapmamak için yine amacıma geliyorum: bu örnek, sözdeşi* "cemal mıhçıoğlu" örneği öz türkçeyi dil adına yeterli görmemek, dahası onun dili bozduğunu, kirlettiğini söylebilmek için ne denli tutarlı oluyor?
olurlamak gerekir ki bugün "cemal mıhçıoğlu"nun türettiği sözcüklerin belki de hiçbirini halk benimsememiş, kullanmamış.(ki ben izlence sözcüğünü pek çok yerde seve seve kullanıyorum, ayrıca sözlükte de yeri var.kim bilir?belki daha neler var...)
bakınız ben bu durumda cemal mıhçıoğlu'nu ancak ve ancak kutlarım.elimden yalnızca bu gelir. şunu sorarım dahası: "yaşamımız boyunca hangi birimiz kendi alanımız/işimiz dışında toplum için yararlı olacak başka işlerde bulunuyoruz ve bu işlere kafa yoruyoruz?" görüyorum ki cemal mıhçıoğlu kanımca kutlanılacak işlerde, emeklerde bulunmuş bir insan.onu saygıyla anmalıyız bu yüzden.
şimdi gelelim bu tek örneğin tutarsızlığına:
şunun yanıtını istemek sanıyorum ki hakkım: öz türkçe= cemal mıhçıoğlu mu? ya da çevirirsek cemal mıhçıoğlu=öz türkçe mi?
bu soru yanıtlandığında dolasıyla belli tutarsızlıklar da ortaya çıkar.
çünkü:
türk diline dil devriminden bu yana emek vermiş onca bilim adamı, aydın ve sanatçı var ki onları buraya sığdırmak çok güç.
daha önceki yazılarımda da söz ettiğim gibi onların başında anılabilecek en önemli adlardan biri hiç kuşkusuz nurullah ataçtır.ataç, eleştirmen kişiliğinin açtığı çığır yanında dille yakından ilgilenmiştir ve bugün ataç sözlüğü olarak toparlanan bir yapıt vardır.bu sözlükteki sözcükleri döneminde ulus gazetesinde yazarken yayınlardı.
bir kaç örnek vereyim.yabancı gelen var mı acaba size?
"akım, araç, bağnazlık, ayrım, anlatı, anı...ve daha neler neler...
bugün "cereyan" yerine "akım"ı, "taassup" yerine "bağnazlık", "hatıra" yerine "anı"yı, "fark" yerine "ayrım"ı kullanmayan var mı?
ben bir kez daha söylüyorum: her ulus kendi dilini konuşur. her ulusun kendi dili de kendi sözcükleriyle oluşur; çünkü bu sözcükler birbirleriyle etle tırnak gibidir. birbirinden koparamazsınız.biri türeyince ardından bir diğeri gelir.dolayısıyla dil bir biçim, bir düzen alır.
bu biçimi almada hiç kuşkusuz en önemli etken terimlerin oturmasıdır.
öz türkçeciler hiçbir zaman "ulan ezana uluyankı, masaya dörtayaklı koygaç diyelim dememişlerdir.(bu arada uluyankı da dörtayaklı koygaç da benden çıktı. "uluyankı" ise hiç de kötü durmadı sanki.-ozansı-)
cami hala cami, masa hala masa, halı hala halı, kanepe hala kanepe,kitap da hala kitap.
öz türkçe ve öz türkçecilerin amacı bir devrimi yüceltmek ve onun gereklerini türk diline uygulamaktı.ki o uygulama hep sürdü, şu an da sürüyor ve hep sürecek.
şunu söylemek gerekir ki biz bugün "cami"ye "cami" dememiz ne denli mantıklıysa "ihtimal"e "olasılık", "kelime"ye "sözcük" demememiz de bir o denli dilin gelişimini yadsımak olur ki işte dil için emek verenleri üzen asıl bu olur.
niyetim dil polisliği yapmak değil.bana ne! kim nasıl isterse o sözcüğü kullansın.
ancak şunu olurlamak* gerek : bugün 10 yaşında bir çocuğa "muhtemel" derseniz çocuk size önce güler, sonra bu çocuğun kafası allak bullak olur.bu sözcüğün ekini kökünü bilmediği için kafası karışır.
ancak yine aynı* çocuğa "olasılıklı" ya da "olasılığı var" derseniz çcuk bu sözcükte biraz dursa düşünse, kafasında belli çağrışımlar olur, bu sözcüğü bilmese de ekine köküne ayırır. sözcük hakkında belli bir izlenimi olur.tersi durumda ancak "muhtemel" sözcüğü ezberlenmiş olunur ki ezberci eğitimin sonuçlarını bugün bu sanal ortamdaki tüm arkadaşlarım yeterince iyi bilir.
son olarak şunu ekleyeceğim.melih cevdet'in bir anısı.eksikleri olabilir, bu yüzden bağışlayın; ancak çok önemli bir anı:
melih cevdet anday bir gün bir köye -sanırım- geziye gitmiş. bir kız çocuğu elindeki bavulu alıp anday'ın odasına götürmek için : "beyim tutacı bırakın da yükünüzü götüreyim" demiş. daha sonra otururlarken anday merakla kıza dönüp sormuş: az önce eşyalarımı çıkarmak için bavulumu istedin."tutaç"ı bırakın da çıkarayım dedin.sizin burda bavulun orasına "tutaç" mı derler? kız yanıt vermiş: yok beyim bizde ne arasın bavul mavul. oraya dense dense "tutaç" denir heralde dedim.."
dilin düzeni büyülüdür.kendi dilini konuşana...(ozansı, 14.08.2008 12:11 ~ 12:16)
- ekleme yapmak gerekecek:
" "ya bir gecekonduyu ışıklandıracağım ya bir ışığı gecekonduracağım." (sadri alışık)
alacaaydınlık, tanrıkonuğu, ölümdirim, "kokakola bardaklayıncılayın devrilen hayaller", karıncanının, (sezai karakoç)
yeliz (fazıl hüsnü)
banka dükkanları, kanaçan yara (cahit zarifoğlu)
kızıltı (nazım hikmet) "
ozanların dile kattıkları, dile olan getirileri hiçbir kimsenin azımsayamayacağı ölçüde büyüktür kuşkusuz; dili büyük ölçüde sanatçılar ve onun da ötesinde ozanlar evriltirler.
yukarıda gördüğümüz örneklerde ise nazımın çok iyi bir türetimini görüyoruz: kızıltı. bu açık.
yine büyük bir ozanımız -tanrı ona uzun ömür versin o duru belleğe, ki üç kuşak daha bilsin onu- fazıl hüsnü dağlarca'nın sözcüğü yeliz. bir kadın adı olmuş. sanırım yel ve iz kavramlarından bir imge yaratmış kendisine ozan.bu fazıl hüsnü'nün şiirlerinin karakteristik özelliğidir.sözcüklerle oynar dağlarca, onları yoğurur yeniden filizlendirir.
ancak ne yazık ki diğer örnekler için özdeş biçimde olumlu olamayacağım türetim konusunda. ne var ki "gecekonduracağım" ince, ilginç ve estetik bir söz oyunudur. dahası "bardaklayıncılayın", "karıncanının" "kanaçan yara" gibi örnekler de klasik ikinci yeni çeşitlemelerinden öteye gidemeyen yine ilginç, alışılmamış bağdaştırmalı söz oyunlarıdır.
ikincisi bir konu ise özleştirmeci ozanlar dahi olsa, yazılan şiirlerde yabancı sözcük olmayacağı gibi bir varsayım mantıklı değildir zaten.kaldı ki yukarıda da belirttiğimiz gibi özleştirme ve onun uygulayıcıları hiçbir zaman gündelik yaşamda yer etmiş kalıplaşmış sözcükleri tasfiye etmekle uğraşmadılar(ezan, cami, masa, sandalye v.b.)
bunlara pek doğal olarak "kelepçe", "c(j)andarma", "nisan", "ve" sözcükleri de girer.
ozan şiirini kurarken evrenden yararlanır öncelikle; doğal olarak da nesne onun yegane* aracıdır.yine doğal olarak bu araçtan yararlanabilmek için onun kavramlaşmış biçimini -formunu- kullanmaktan başka koşulu da yoktur.yine yine doğal olarak bu kavram da türlü değil de tekse, başka bir değişle yerine başkası yoksa zorunlu olarak onu kullanır: "nisan" "ve" "candarma" v.b.
son olarak: "özleşme hareketinin yoğun olduğu dönemde önemli bir paşa atatürk'ün yanına giderek; 'konuşamaz olduk paşam!' diyor." örneği nedense özleşme akımına çomak sokabilmek için döndürülüp dolaştırılıp yineleniyor, suyu çıkarılıyor. yalvararak sormak istiyorum: kimdir bu paşa?ne olur bilen varsa söylesin anlatsın.neyin nesidir? neyle ilgilidir?dil ile ilgili hangi çalışmaları vardır? mustafa kemal atatürk'le bu konuşmayı hangi ortamda, nereden konu açılarak yapmıştır?..
bi' zahmet bilen varsa...
saygılarımla...(ozansı, 18.08.2008 01:47 ~ 13:55)
- söz gelimi bir zamanlar arapça ve farsça'nin yandan yemişi olan osmanlıca'yı türkçe diye konuşan bir toplumun, dilini sadeştirme eyleminde bulunması pek de yadırganacak bi durum olmasa gerek. öztürkçe'nin konuşmamız gereken dil olduğunu kimse söylemiyor. öztürkçe şimdiki türkçe'ye ismine uygun bir şekilde kimlik kazandırmak adına yapılan çalışmalar için kaynak teşkil etmektedir. türkçe'yi her türlü düşünceyi ya da terimi karşılayabilir bir dil haline getirmek ve yeni kelimeler türetebilmek için, öz türkçe'yi ve onun yapısını incelemek şarttır.
- http://www.meb.gov.tr/...
- (bkz: kutadgu bilig)
|