daha öncede yazdığım bir mevzu olması hasebiyle genel tercihim olan bir tanım cümlesi ile söze girmek yerine öztürkçeyi doğruca geniş bir çerçeve ile tanıtmaya çalışacağım. umarım bir aydır yazmamanın parmaklarımda biriktirdiği elektrik klavyeye hışım şeklinde aksetmez.
türk dil kurumu'na ve türkçe üzerine düşünenlere geçmişte göz ardı edilemez ithamlar hatta iftiralar olmuştur. bu sebeple konumun ne olmadığının anlaşılması için o konuya açıklık getiren şu giriye öncelikle bakılması faydalı olacaktır:
(bkz:
gök konuksal avrat /! selenge)
belki isnat etmenin verdiği haz belki çocuksu komikçilik denemelerinden doğmuş bu mevzu konumun dışındadır. muhattabım öztürkçe ve öztürkçeci bu değildir. muhattabım bizatihi onların yazdıkları, kaynakları ve sonuçlarıdır.
daha önce öztürkçeyi uydurma dil olarak gördüğümü yazmıştım. ancak bir bir öztürkçecilerin isimlerini anarak yapıp ettiklerinden bahsetmemiştim. yine haddimi bilmeye, şahısları için tavsif ve teşbihlerde bulunmaktan uzak durmaya çalışacağım.
"inşallah işe yarar bir sona varır", diyerek başlıyorum.
sokrates "dil üstüne" fikirlerini ifade ettiği "kratylos" diyaloğunda; "ad uydurmak, ad kurmak herkesin işi değil, ama ad yapıcısının işidir; ad yapıcısı da yasa koyucusudur." demekte ve yasa koyucuları da az yetişen, üstün, gayet karizmatik, hatta biraz mistik bir yapıda çizmektedir. daha doğru bir ifade ile bu insanların geçmişte var olduğu ve kelimeleri icat ettiğine "inandığı" diyaloğundaki ifadelerden çıkan zahiri sonuç. sanki sokrates'in karşısındakilerin entelektüel ya da düşünsel seviyesi çerçevesinde mevzuyu anlaşılır hale getirmek için böyle bir yalana başvurduğu imajı da zihinde canlanmıyor değil. ancak burada sokrates'in niyetini tartışmak gereksiz olacağı için onun geçmişte karizmatik yasa koyucuların kelimeleri icat ettiğine inandığını kabul etmek benim için doğru olacaktır. sokrates'in kratylos'ta dikkat çeken bir kabulü de kısaca; insanların zaman içerisinde kelimeleri söyleniş kolaylığına göre bozmaları, ağızlarına uydurmalarıdır. sokrates bu durumdan memnuniyetsizliğini de dile getirir.
son dönemde bu ruh halindekilerinin azalmış olduğu göze çarpmakla birlikte ilk dönem uydurmacılarda kendilerini sokrates'in "yasa koyucuları"nın yerinde hissetme duygusu hakimdir. son dönem için bu durumun söz konusu olmamasının sebebi belki sokrates'i okumamaktan ötürüdür belki ayakların yere basması diye açıklanır. gerçi eskileri de her ne kadar şeklen sokratesçi olsalar da onun kelimelerin yapısına liyakat felsefesinden ne kadar uzak oldukları ortadadır.
şimdi adını belirtmek durumunda kaldığım cemal mıhçıoğlu tdk'nin batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulma yarkurulunda uzun yıllar çalışmış(!) ve birçok sözcük uydurmuştur. "sözcüklerin öyküsü" adlı kitabında hangi sözcükleri nasıl uydurduğunu anlatıyor. hem cemal bey'in çalışmalarını kendi kaleminden okumak hem de bir kısmı gerçekten iyi olsa da çoğunluğu fiyasko olan uydurmalarını görmek maksadıyla bu kitaptan bazı alıntılar yapacağım:
"matematik
'aritmetik, geometri, matematik' sözcükleri için türkçe karşılıklar aramaya, 2 şubat 1975 günü türk dil kurumu yönetim kurulu'nun kendi üyeleri arasından beni, yönetim kurulu dışından da tahsin saraç'ı batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulma yarkurulu üyeliğine seçmesini izleyen haftalar içinde başlamış, bu kavramları tanımlayıp açıklayan bir ilk metni de o günlerde kaleme almıştım. ancak, yarkurulun bir toplantısında arkadaşımın bu sözcüklerin türkçeleştirilebileceği konusunda kötümserlik belirten sözler söylemesi üzerine konudan yarkurul'da artık söz etmemiştim.
...
31 ocak 1978 salı günü öğleden sonra, yönetim kurulu üyesi olduğum üniversitelerarası öğrenci seçme ve yerleştirme merkezi'ne giderek orada görevli aysun adlı genç bir bayan matematik öğretmenine 'matematik, aritmetik, geometri' için düşündüğüm 'soyutbilim, sayıbilim, boyutbilim' karşılılarında söz edip gerekçeli açıklamalarını okudum. orada -saat 16.12de- matematik için uzbilim karşılığını türettim. soyutbilim'den çok daha uygun bir karşılık olduğunu düşündüğüm uzbilim'in doğduğu dakikayı bile bir kağıda yazmış olmam bu buluşa verdiğim önemin bir belirtisi olsa gerektir.
...
bu arada, aslında bir tür dil olan matematik için çeşitli arayışlarım arasında uzdil karşılığını da düşünmüş, görüştüğüm kimselere ondanda söz etmiştim.
...
28 haziran 1978 çarşamba sabahı siyasal bilgiler fakültesi'nde odtü'ye geometrici profesör hüseyin demir'e telefon ettim. konuştuğu birkaç arkadaşından kendisiyle birlikte ikisi uzambilim'i beğenmiş, ancak aritmetik için önerdiğim sayıbilim'deki bilim sözünü dört işlemi inceleyen bir alan için fazla bulmuşlar. bunun üzerine 'öyleyse sayıbilgisi diyelim' karşılığını verdim.
...
yukarıda tümünü değilse bile bir bölümünü açıkladığım yoğun bir ön çalışma döneminden sonra, yarkurul'un 5 temmuz 1978 çarşamba günkü toplantısında bu üç sözcükle ilgili gerekçeli açıklama yazılarını okudum. tahsin saraç'la semih tezcan'ın yadırgatıcı, şaşılacak bir isteksizlik içinde bulunduklarını gördüm. saraç, bu sözcüklerin türkçeleştirilemiyeceği yolunda anlamakta güçlük çektiğim bir kuşkuculuk gösteriyordu. kendisine dil devrimciliği damarında zaman zaman bir tıkanma olduğunu, bu pıhtıyı çıkarıp atmasını söyledim. tepki göstermedi.
...
yarkurul'un bu tartışmaları sessizce izleyen dördüncü üyesi a. dilâçar, sonradan yanıma yaklaşarak, üzgün bir yüz anlatımıyla, 'efendim biz vaktiyle geometrinin türkçe olduğunu ispat etmiştik.' dedi.
..."
kitabın tamamında daha da göze çarpan kendine bakış bu satırlarda da biraz olsun görülebiliyor. bunun yanısıra üyelerin birbirinden çok farklı dil anlayışı ve vicdani tavırlarda olduğu da anlaşılıyor. kitaptaki bazı öztürkçe karşılıklar da şöyle. bunların içerisinde makul olanların yanısıra hatalı olanlar ve kulağa hiç hoş gelmeyenler de var. ben hiçbirisi için yorum yapmayacağım. ancak kitabı okuyan türkçe sevdalısı bir arkadaşımın yer yer tuttuğu notlar var. onları parantez içinde veriyorum:
"anonim: paybelgitli
belediye: kent yönetimi
coğrafya: yereybilim
daktilo: yazıncak (yazıncak kelimesi aklımıza daktiloyu asla getirmiyor. oyuncak'a benzediği için mi ne, oyalansın deyu çocuğun eline verilmiş defter, kalem, silgi, vs. olabilir bu yazıncak.)
dava: dilev
demokrasi: elerki (sözcükle ilgili gerekçeli açıklama yazısında şu ifadeler yer alıyor; "elin halk anlamında kullanılışının örnekleri bugünkü anadolu türkçesinde bulunduğu gibi, bu sözcüğün 'el ne der?, el mi yaman, bey mi yaman?, elle gelen düğün bayram' gibi deyim ya da atasözlerindeki anlamı da budur." oysa "el" halk anlamına gelmez; yabancı demektir. elâlem=yabancı alem. böylece "elerki" "yabacıların hükümranlığı" manasına geliyor ki çok manidar; bizim gibi bağımsızlığını terk etmekte olan ülkeler için cuk oturuyor.
derbi: büyük yarış, yılın karşılaşması.(derbi gerekçeli açıklama yazısında şöyle tanıtılıyor: "sözcüğün, yabancı kökenli sözlerin kaynaştığı spor dilimizde, genelllikle birinci ligdeki ayaktopu takımları arasında yapılan karşılaşmalarla federasyon kupası karşılaşmalarını, özellikle bunların son karşılaşmalarını anlatmak için 'derbi maçı' sözü içinde kullanıldığı görülmektedir." haliyle tanım yanlış olunca uydurulan karşılık da yanlış oluyor.)
devlet: generk (nihad sami banarlı; siyah renk anlamına gelen kara kelimesinin, aldığı ekler ve birleştiği kelimelerle, dilimizde 200'den fazla mânâ ve deyim yarattığını ifade ettikten sonra misalen gönül kelimesinin kullanıldığı manaları; kalb, yürek, yüreğin manevi varlığı, duygu, his, tesir, sevgi, aşk, ibtila, istek, arzu, heves, hüzün, endişe, razı oluş, cesaret, fedakarlık, ahlak, tabiat, hatır, mide diye sıralayarak ortaya koymuştur. aynı şekilde devlet kelimesi de saadet, bahş, şeref anlamlarını da karşılar. devlet'e generk ol demekle olabilir mi?)
devalüasyon: göçürüm
diyet: besidüzen (binek hayvanlarını bıraktılar, şimdi de besileri mi düzüyorlar? bu düzen böyle gitmez. zaten besi ne demek? beslemek işi anlamında mı? boşver düzen de memnun düzülen de.)
doktor: sağaltman (hekim, tabip, lokman, otacı, doktor çöpe.)
dokümantasyon: derleyim (sen gel ben seni derleyim!)
enflasyon: şişkinlik
figür: devinti
hak: ülev
han: yolkonağı
hayvan: yılkı (yılkı? at olmaya!)
haziran: bozaran
hiza: düzdizim
ırza geçme: ilişim (ırza geçme ve tecavüz kelimelerinde manalarıyla paralel bir sertlik vardır. ilişim okunuşundaki yumuşak hava ile manasınıyla abesle iştigal bir tavır içinde olduğu aşikardır. en azından ilişme daha gerçekçi.)
kapital: üretke
karar: vargı (karara vardım; vargıya vardım, uyku uyudum...)
kariyer: yaşamuğraşı, kişitaşır
laik: yercil
marş: yürü, yürüt
mikro: minil (-l eki bi' kenara; mini ne kadar türkçe?)
mozole: anıtgömüt (buradaki gömüt; mezar anlamında.içinde yatanın kemikleri sızlar duysa.)
ombutsman: kamu denetçisi
orgazm: doruklanım
otomobil: araba, içitimli
otomotiv: özgidimli
program: izlence
rezerv: çekinge
saat: döngel
sayfa: yüzlem
spiker: konuşman
telefon: sesleç
traktör: çeken
ve: ile
zigot: dölgöze"
daha önce uydurmacıların kelimelerin eski haline sadık kalmak gibi bir takıntısı olmadığını belirtmiştim. zaten uydurmak tabiat bakımından böyle bir anlayışla çelişir. ancak öztürkçe ise uydurmak ile çelişir. bunu bir örnekle açıklayayım. fayda kelimesi bir şeye yaramayı ifade eder. türkçedir. ancak geçmişi sebebiyle öztürkçecilerimizce yadsınır, garipsenir. ona karşılık bulmak ve onu dilden atmak gerekmektedir. şöyle 800 yıl kadar geri gittiğimizde yunus'ta vardır karşılığı; yarak. ancak malum, günümüzde bu sözün anlamı pek bir değiştiği için batar, uygun düşmez. bu durumda uydurmak yolu tutulur. kendi içinde çelişkileri olan bir anlayış, bir dil.
malum insanların atatürk'ün öztürkçeyi tecrübe etmek isteğini fırsat bilip malum aşırı tasviyecilik işine soyundukları bilinmektedir. türk dili bülteni'ndeki "temel unsurları öztürkçe olan, milli bir dil yaratmak" ifadesinin dejenere edilerek "bütün unsurları öztürkçe olan bir dil uydurmak" haline getirildiği de belgeyle sabittir. yine bu tecrübeden vazgeçilmesini onu hayata geçirmek için ilk adımı atan atatürk yapmıştır. falih rıfkı atay anlatıyor:
"türkçe'yi ne kadar özleştirebiliriz? atatürk bunu denemeğe karar verdi. şimdi hiçbirimizin mânâsını bilmediğimiz baysal utku, onun resmi bir nutkunda kullanılmıştır. birgün beni yanına çekip:
-çocuk, çıkmaza girmişizdir. dili bu çıkmazda bırakamayız. tabiî yola gireceğiz, demişti.
özleşme denemesi de orada durdu idi."
atatürk'ün hayatının son 2-3 yılı olan bu dönemde yoğun bir şekilde güneş dil teorisi çerçevesinde doğu (arap acem) ve batı (frenk) kökenli bütün kelimelerin kökünün tek bir dile, türkçeye dayandığı ispatlanmaya çalışılmıştı. makul olmayan bu teori bir dilin kurtarılması için hizmet etmişti.
atatürk'ün vefatının ardından yeniden başlayan öztürkçe harekatı bir süre sonra yeniden durulmuş ve günümüze dek dalgalı bir seyir izlemiştir. bu seyir içerisinde bazı dilciler ise kendi çerçevelerini çizmişlerdir. dili sadeleştirmek ve zenginliğini korumak gibi. misalen bir öztürkçeci olan dr. talat tuncer'e cemal mıhçıoğlu bir mektup ile matematik, geometri, aritmetik kelimelerinin karşılığı olarak önerdiği kelimeleri yazıp fikrini soruyor. dr. tuncer'in cevabında şu ifadeler yer alıyor:
" uzambilim, sayıbilim bileşimleri dilbilgisi bakımından hatalı. dilbilim, dilbilgisi gibi. niye sayıbilgisi densin, sayıbilgi denmesin de sayıbilimi yerine sayıbilim densin? bugün rumların etkisiyle sıfat terkibi = tamlaması yöntemi değişti. balkabağı yerine, balkabak diyorlar ve kavram karışması oluyor. balkabak adeta bal gibi kabak ya da baldan kabak oluyor."
örnek ve örneğin kelimesi ile ilgili daha önce yazdıklarıma ek bir açıklama yapmayıp birkaç soruyu belirtip geçeceğim. misal öztürkçe olmadığı için mi lûgattan dışlanıyor? yerine koyulan örnek öztürkçe mi? halkın dilini konuşmaktan söz ediliyor. halk misali bilmiyor mu? örnek'i esnafın yüzyıllardır kullandığı söyleniyor. kastedilen sadece ermeni asıllı esnafımız mı? dilcilerin art niyeti bir kenara halkımızın bildiği, tanıdığı bir kelime olan örnek; anlamdaşı misal gibi türkçedir. peki ya örneğin? sevan nişanyan'ın etimolojik sözlüğünde bu kelimeye baktığımızda karşımıza şu ifadeler çıkıyor: 1940'tan sonra kullanılmaya başlamış ve sözlüğe girmiş. yani öncesi yok. örnek'ten türemiş. ancak şu söze dikkat; -in ekinin işlevi belirsizdir.
bir kelimeyi doğurmak kolay değildir. hele bir kelimeyi öldürmek hiç mi hiç kolay değildir. çünkü kelimeler sadece harflerin matematiksel ya da rastgele bir araya gelmesiyle oluşan varlıklar değildir. ben kelimelerin ruhuna -buna başkası başka bir ad da verebilir- inanan biriyim. bu dili konuşan atalarımızda öyleymiş. o zamanları görmesem de "eski" bir insandan dinlemiştim: "eskiler 'ışığı söndür' demezdi. allah kimsenin ışığını söndürmesin. 'ışığı dinlendir.' derlerdi. yine aynı hususda zıddı hal için de 'ışığı yak.' demezlerdi. 'ışığa can ver.'derlerdi." kelimelerle bu kadar haşır neşir olan bir millet hiç bir zaman böyle bir soyutlanma içine düşmemiştir. ne zaman ki türkçe "yalama yapmış" bir hale getirilmiştir, ondan sonra sıkıntılar yoğunlaşmıştır. devamlı bir doğu kökenli kelime tasviyesi, ardından şuursuzca batıdan çullandırılan kelimeler, onların tasviyesi, bir başklarının yine dile hücumu, bu arada başka kesimlerin eski kelimelere sarılması; ve ortaya çıkan buhran. bu durum halkı da her yeniye -iyi kötü seçmeksizin- açık bir bünye kisvesine getirmiştir.
kelimelerin ruhu; kulağa hoş gelmeyi de kapsayan bir ifade. kelimenin kulağa hoş gelmesinin önemi uydurulan kelimelerden en çok tutanların eskilere benzer uydurulanlar oluşu gerçeğiyle de tasdik olunmaktadır. misalen; ilim-bilim, ekol-okul, vb.
yazım uydurma dili merkeze alarak sürse de bunun tamamiyle öztürkçecilerin eseri olduğunu da söyleyemeyiz. misalen öztürkçecilikten oldukça uzak muharrem ergin'e cevaben cemil meriç'in türkoloji adlı yazısı; (bkz:
türkoloji /! ageylan) ve nihad sami'nin yozlaşma üzerine yazısı; (bkz:
türkçenin yozlaşması /! ageylan).
özleşme hareketinin yoğun olduğu dönemde önemli bir paşa atatürk'ün yanına giderek; "konuşamaz olduk paşam!" diyor. bazı şairlerimizden şiir örnekleri vermeyi, türkçeleşmiş kelimeler olmadan şiir yazmanın mümkünatını tartışmayı düşünüyordum. ancak konuşulamayan bir dille şiir ne mümkün. yine de öztürkçeci bir şair olan ceyhun atuf kansu ile öz kabuk diye bir saplantısı olmasa da çağdaş ve arkadaşlarına göre daha sade bir dille yazan cahit zarifoğlu'ndan birer bent veriyorum:
duruyor yol kıyısında
ellerinde kelepçe
*
iki candarma
* arasında
nisandır
* adı ayın
ve
* bir sarı çiğdem
ceyhun atuf kansu - ayaş yolunda
önce kim - "önce sen"
dirilen bir işci olmalıyım. öyle olmalıyım ta eskiden
(ağlayarak) anlamlıydım olmalıyım anlıyarak
işci türemedi hiç
* bir şey
* türemedi
bezirgan
* ölü tükendi köle ölü bitti
bir yazı sağdan sola kıvrılarak eğilip
bükülerek bir şekil
* almalıydı
önce kim - "önce o"
dirilen bir işçi olmalıydı
cahit zarifoğlu - akşam sofrasında yedi kişilik bir aile oyunu
peki yapılması gereken ne? dili oluruna bırakmak makul bir tavır olmayacağı için birilerinin dilin gelişimi ve korunması için çalışması gerekmektedir. yeni kelimeler türetilmeli fakat bu ihtiyaç doğmadan, en azından doğduğu anda sıcağı sıcağına yapılmaı. yabancı kelime dilimize girip, dilimizin yapısına göre evrildikten sonra yapılan müdahale pek anlamlı olmayacaktır. dil inkılabı çerçevesinde yapılan doğru bir hamle türkçenin kendi mimarisine yeniden kavuşturulmasıdır. misalen mektepler yerine mekatib demek dilin mimarisini feda etmek idi ki bu dil inkılabı ile düzenlendi ve hiçbir aklı selim insan evladı da buna tepki göstermedi. ancak grameri düzeltmek doğrusu kelimeleri kökten değiştirmeye kalkmak yanlışını örtmez. bu çerçevede türkçe karşılık bulma çerçevesinde yapılan çalışmalar bir inat halini almamalı ve karşılık bulunamayan kelime için ondan kulağa daha yabancı acayip birleşik kelimeler türetmeye çalışmak (örnek: paybelgitli) yerine uygun ses düzeni ve mimarisi ile bu yabancı kelimenin türkçeye girmesine yani türkçeleşmesine müsade edilmelidir. ayrıca kelime türetme işini sanatkarlar ve meslek ehilleri, dilciler ile birlikte çalışarak yürütmelidir. her ne kadar mühendislik fakültesi öğretncilerinin bir kısmı tarih ve türk dili dersi görmekten yakınıyor olsa da daha iyi bir dil eğitiminin ardından teknolojinin durmak bilmeyen kelime türetme hızına ayak uydurabilmelilerdir. ayrıca şairler de dili zenginleştirmek adına bu işin gönüllüleri olmalılardır. bazı örnekler:
"ya bir gecekonduyu ışıklandıracağım ya bir ışığı gecekonduracağım." (sadri alışık)
alacaaydınlık, tanrıkonuğu, ölümdirim, "kokakola bardaklayıncılayın devrilen hayaller", karıncanının, (sezai karakoç)
yeliz (fazıl hüsnü)
banka dükkanları, kanaçan yara (cahit zarifoğlu)
kızıltı (nazım hikmet)
son söz: peyami safa'nın söylediği üzere "bu münakaşada belki yarımşar yarımşar, fakat herkes haklıdır." gayemiz türkçeyi güzelleştirmekse savunduklarımız farklı da olsa verimli olabiliriz. ben hiçbir yere kusmadığımın farkında olduğum gibi kimse için şapşaplı, kuskulu tabirler de kullanmamayı yeğliyorum. yoksa elbette türkçe sövgü bakımından da dünyanın en zengin dillerinden biridir.