akşam arkadaşlarla içip sabahları bulan derin mevzular,
daraldığımda dostlara bir telefonla ulaşıp onlarla gecenin bilmem kaçında buluşabilme özgürlüğüm,
otobüs camına yasladığım başımı gün doğmuşken bornova’da geriye çekip gözlerimi açmam,
sardunya’nın arka bahçesindeki dipteki masa,
soğuk kış gününde karşıyaka’ya vapurla geçerken dışarıda oturmak,
şevki’de kumpir yemek,
teyzemle pencere önünde bitiremediğimiz uzun sohbetlerimiz,
hocam piknik’te yemek yemek,
hangi siparişimde neyi nasıl istediğimi hatırlamaları,
odtü’de çok az insanın kullandığı yollardan yürümek,
stadyumda oturup hayatı dinlemek,
dere boyunda oturup insanları izlemek,
gece 23.00 yürüyüşlerim,
zafer’le pazartesi,
ahsen’le cuma geceleri,
murat’ın hediyesi pembe menekşem,
petrolcüler’deki siedler,
vazgeçilmezim pazar kahvaltılarım,
a4 yokuşu,
sezai abi’de bazlama tost,
imge’de saatlerce dolaşmak,
canlı rock dinlemek,
198 numaralı otobüsü beklemek,
rembetiko’da (hala duruyorsa tabi) bira içmek,
dünyayı kurtarıyormuşuz ciddiyetindeki topluluk toplantıları,
bölüme kimya’dan girmek,
kütüphanenin “reserve” bölümünün cam kenarındaki üçüncü masası,
17.30 sınavlarına eldivenle girmeme sebep fizik’in buz gibi amfileri,
mimarlık’taki konserler,
üçlü amfideki filmler,
üç-beş kişinin katıldığı panel ve söyleşiler,
kızılırmak sineması,
“şuradan bir kişi uzatır mısınız hocam?” demek,
kebap üstüne künefe yiyebilmek,
bizim evde tabu oynarken gülmekten ölmek,
yüzyıl’daki pazarın kokusu,
makine’deki laboratuara etkinson ziyaretleri,
“doruk buraya da başvursam mı?” sorusu,
fuar pastanesi’ndeki su böreği,
arkadaşlarıma büyük pazar kahvaltıları hazırlamak,
sakarya’dan “2 simit 1 ayran” almak,
yolda yürürken tanıdıklarla karşılaşmak,
sebze ve meyveler,
telefonumun daha sık çalması,
sabahlara kadar dans etmek,
evimin balkonunda bir başıma fikret kızılok dinlerken her bir yıldız için şarabımdan bir yudum almak,
herhangi bir saatte “ben açım, yemek vardır sende; geleyim mi?” misafirlerim,
ankara’daki yalnızlığım,
pazar günleri 5. yurt önündeki çimlerde gazete ve leman okumak,
boş bira şişelerini komünist bakkal’a verip, aldığım parayı kızılay’a dolmuş parası yapmak,
sakal’da oturup kitapları karıştırıp papatya çayı içmek,
film festivalleri,
ezgi’li eşli dans kursları,
yarışmalara gidip ekipler hakkında atıp tutmak,
bembeyaz ankara,
karda yürümek,
çiçeklenmiş kestane ağaçları,
kordon’da çiğdem yemek,
patlıcanlı börek,
istanbul’a gitmeyi büyük olay haline getirmek,
arkadaşlara ev ziyaretine gitmek,
türkçe,
odtü,
dirsek teması…
mis süt ve top kek kombinasyonu, önlük altı ağı batan külotlu çorap, beslenme çantası kokusu, ünite dergileri, öğretmen parfümü, kumaş mendil, servisten sarkma, pazar kahvaltıları, öğle kuşağı çizgi filmleri, el işi kağıtları, arı mayalı silgi... uzar gider bu böyle
sabahtan akşama kadar oyuncakları ve arkdaşlarıyla oyunlar oynayan susam sokağı saatinde televizyonun başından kalkmayan hayatta hiç bir derdi tasası olmayan maddi manevi kaygıların farkında olmayan saf çocuk.
90 lı yılların pıtrak gibi üreyen popçularını hayretler içinde izlemek. mikili pantolonlu serdar ortaçtı, futuristik şapkasıyla bendenizdi, dum ka ka diyen çelikti, şınav çeken mustafa sandaldı.. bizarre denebilecek bir ortamdı 90 lı yıllar türk pop sanat ortamı... kocaman koltuklara oturup klip çekilirdi, karakter atılırdı..
ilkokulda sıra arkadaşları ile tanışma modu. ilk önce çekingen çekingen bakışlar. sonra kalem defter eşya inceleme.. ondan sonra ufak tefek diyaloglar derken ilk kavgalar, öğretmene şikayet etmeler.. beş sene süren hayat arkadaşlığı.
yaz kamplarındaki yapılan gece eğlenceleri, kızları dansa kaldırmaya çalışıp eline yüzüne buluşturan tipler*, sorumsuzca yapılan harcamalar ve sonu gelmez krediler...
her pazar akşamı banyo yapıp, sobanın üstündeki portakal kabuğu kokusu eşliğinde "bizimkiler" izlemek. soğuk havalarda buğulanmış mutfak camlarına -her ne kadar anne kızsa da- ismimi yazmak.
renk renk kuru,sulu ve pastel boyalarla gönlümce resim yapmak.