özgürlüğün bedeli   

adana çık aradan

  1. emmanuel robles’in, “özgürlüğün bedeli” adlı oyununda, mekan, zaman ve kişiler bellidir. ispanyol asıllı bir venezüella soylusunun oğlu olan simon bolivar, 1807 yılında girdiği ülkesini ispanyol istilasından kurtarma savaşımını, 1825 yılında, güney amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını elde etmesine kadar sürdürür. bolivar, kolombiya’nın ve peru’nun devlet başkanlığını yapar, adı, kurtarıcısı olduğu ülkeye verilir: bolivya.

    simon bolivar, her ne kadar bu aşamadan sonra otoriter eğilimlerini yansıtan ve ömür boyu sürecek bir başkanlık, yetkisiz bir yasama organı ve sınırlı oy hakkı öngören bir anayasa hazırlasa da, başarı sağlayamaz. çağdaşları ulusal devlet modellerini benimserken bolivar bir kıta birliği ister ve kendisini bu birliğin dayanağı olarak görür. gerçekten de 1830’daki ölümüne kadar geçen sürede yaşanan iç savaşlarla, kıta ülkeleri ayrı cumhuriyetler olarak bölgedeki yerlerini alırlar.

    işte “özgürlüğün bedeli” bu savaşımın bir noktasında geçer. bolivar’ın başı derttedir ve neredeyse ispanyol askerlerinin eline düşmek üzeredir. ancak bir ispanyol subayı baskını haber vererek onu kurtarır, kaçmasını sağlar. bu subay, montserrat’dır ve bolivar’ın nerede gizlendiğini bilmektedir. bir diğer ispanyol subayı izquierdo ise, montserrat’nın ihanetini bilir ve ondan tek bir şey ister: bolivar.

    izquierdo’nun, montserrat’yı konuşturmak için bulduğu yol kendince pek parlaktır. pazar yerinden öylesine toplanan altı kişi, montserrat ile aynı hücreye konulacak ve onlardan canlarına karşılık bir şey yapmaları istenecektir: montserrat’yı konuşturmak. eğer, bolivar’ın yerini söyletemezlerse, hepsi kurşuna dizilecektir. oyun, altı kişinin tek tek öldürülmeleri, montserrat’nın inadını kırmaması ve bir altı kişi daha toplanacakken, bolivar’ın kaçtığı haberinin gelmesiyle biter. montserrat linç edilirken, bolivar, puebla’ya girmektedir.

    oyunun en önemli karakterleri kuşkusuz, montserrat, izquierdo, peder coronil ve altı tutsaktır: çömlekçi, tüccar, anne, komedyen, elena ve ricardo. montserrat, idealleri uğruna ölüme giden, hem de peşinden suçsuz insanları da sürükleyen tam bir idealist bana göre. onun fikirleri, her hümaniste parmak ısırtacak kadar insan sevgisiyle şekillenmiş, kendi ülkesine ihanet edecek kadar gönlünü ve gözünü döndürmüş, ne var ki, bu uğurda o çok sevdiği insanlardan bir kaçını da feda etmesini engelleyememiştir.

    montserrat özgürlük ister, insanın insana ettiği zulmün bitmesini ister ve bu evrensel değerlere dört elle sarılır. estragon ve vladimir gibi o da aslında bir şeyler beklemektedir. iki oyun arasındaki en temel benzerlik de budur zaten. montserrat’nın beklediği bir kurtarıcıdır. en azından o, kimi, neden beklediğinin bilincindedir. sonunun yakın olduğunu bilir, gelen kurtarıcının kendisine bir hayrının dokunmayacağını da. ancak montserrat, zaten kendi adına bu dünyada bir şey istememektedir. onun derdi, son tahlilde anlaşılıyor ki, uğruna ölüme gittiği idealleri ve ölüm sonrası bir beklenti olarak “tanrı’nın hoşnutluğu” dur.

    tutsaklardan anne’ye sıra geldiğinde çözülmeye başlayan dili, elena’nın attığı sloganlarla bağlanır. fikirler, annelerden ve çocuklardan baskın çıkar. böyle olunca da, “iyi” fikirler uğruna ölenlerle, “kötü” fikirliler tarafından katledilenler arasında, tek bir ortak payda kalır: ölmüş olmak. geride kalanların ortak paydası ise, kahramanlarını yaratmaktır. zamanla seri üretimine başlanılan kahramanlar, artık her yanımızı sarmış ve gerçekleri yetersiz geldiğinden olacak, düşlerimize dadanan sanal türleri bile piyasaya çıkmıştır.

    izquierdo ise bence, oyundaki en etkileyici karakterdir. onun etkileyiciliği, insan sarrafı olmasından gelmektedir. insan doğası üzerine böyle bir bilgelikle, alçakça acımasızlığın yan yanalığı, kayda değer bir özelliktir ve izquierdo’yu önemli kılar. o, insanlara baktığında kendine has özellikleri görür öncelikle. katı ve gerçekçidir. alaycılıkla bezeli üslubu, dehşet salarak desteklediği pragmatizmi ve inançsızlığıyla izquierdo; çömlekçi’yi testilerine model olacak hale getirmiş, komedyen’i son yolculuğuna alkışlarla çıkartmış ve tüccar’a giderayak yeni bir ticaret ve pazarlama anlayışı buldurmuştur. izquierdo, kahramanları sever, çünkü bilir ki, varlığını onlara borçludur.

    çömlekçi, komedyen ve tüccar için söylenebilecek hemen her şeyi, izquierdo zaten söylemiştir. anne ise bir “anne”dir. ricardo ve elena için ne denilebilir ki? “ah! gençlik!” ten başka!

    oyunda, üzerinde önemle durulması gereken karakterlerden biri de, peder coronil’dir. peder’i tanımlamak, “insanlık dışı” kavramına yeni açılımlar kazandırabilir. zaten kendi tanımlamalarıyla, insan olan ve insandan sayılmayanı açıklayan peder, tam bir din bezirgânıdır. her dinde varlığına bolca rastlanılan bu tipin, yapılan her alçaklığa, kendi emellerine uygun düştüğü sürece getirdiği tek bir açıklama olagelmiştir: “din için ve tanrı adına!” böylece de, insana zulmedenler ve onların maşaları, vicdanlarını ‘dinmatik’ ile yıkamış, cennet düşlerinin meltemiyle kurutmuşlardır. en baba kahramanlar, peder’in mayaladığı hamurdan yoğrulmuş ve “insanlığa” hizmette kusur etmemişlerdir.

    emmanuel robles’in, “özgürlüğün bedeli” adlı oyununu izleyenler, büyük bir olasılıkla montserrat ile özdeşleşir, anne ile ağlar ve izquierdo’dan nefret ederler. oyun onları alır götürür, içine çeker. akıcı ve dinamik dili, gerçekçi anlatımı ve temasıyla etkiler. montserrat sonunda ölür, ama o, özgürlük uğruna kahramanca ölmüştür. izquierdo’ya bir şey olmamıştır ancak, bolivar kurtulmuştur ya, onun da sonu yakındır nasıl olsa. perde inerken, izleyiciler gözleri yaşlı, oyuncuları ayakta alkışlar belki, salondan çıkarken her şeye rağmen mutludurlar. daha sonra üzerinde düşünecekleri ne kalmıştır ki? oyun, izleyiciler arasındaki kahramanları yeniden üretmiş ve onlara demiştir ki: “gidin rahat rahat uyuyun. sizlerin uğruna savaşan ve ölen birileri var nasılsa. ancak arada bir sıra sizlere gelecek olursa, üzülmeyin, şan, şeref ve tanrı’nın hoşnutluğunu kazanacaksınız. iyi uykular.”

    sonuç olarak demem o ki; ilk olarak özgürlüğün bedeli’ni izleyenler, terapi olsun diye godot’yu beklerken’i (en attendant godot) mutlaka görmelidirler. çünkü, estragon ile vladimir’de kendilerini bulacaklar ve varoluşları hakkında sorular sormaya başlayacaklardır. takdir edersiniz ki, bu, kahramanlara bel bağlamaktan daha faydalı bir uğraştır.
    (gizliada, 29.10.2007 20:09)