görseller
özdemir özbay 
  
gündem
  1. · the twilight saga new moon
  2. · 25 kasım 2009 emekçi grevi
  3. · fotoğraf makinası olmayan japon
  4. · aşk ı memnu
  5. · 24 kasım 2009 barcelona inter maçı
  6. · asla birlikte olunamayacak birine aşık olmak
  7. · günün tek cümlelik özeti
  8. · eski sevgiliyi unutamama belirtileri
  9. · aşk yeniden

özdemir özbay  

  1. çerkes kökenli yazardır. büyük çerkes sürgününde * anadolu'ya gelerek uzunyayla yöresine yerleşen yismeyl adlı bir abaza ailesindendir. 1944 yılında, kayseri pınarbaşı ilçesine bağlı kazancık köyünde doğdu. ankara üniversitesi hukuk fakültesini bitirmiş ve devlet su işleri genel müdürlüğü'nde avukat olarak çalışmıştır. ankara kuzey kafkasya kültür derneği'nde birçok kez yönetim kurullarında görev almış ve dernek başkanlığı yapmıştır.

    eserleri;- kuzey kafkasya göçmenlerinde besteciler ressamlar hattatlar
    -4 kafkas hikayesi"
    -mitoloji ve nartlar
    -anadolu'da kafdağı öyküleri
    -dünden bugüne kuzey kafkasya
    (wueseps, 28.05.2009 12:39 ~ 12:45)
  2. sefer'in öyküsü

    önceleri sıkılmıştı okulda, yeni arkadaşlar, yeni çevre edindikçe yeni yaşam biçimini sevmeye başladı. derslere de sıkıca sarılmıştı bir yandan… sosyal bilimler, meslek dersleri… hepsini seviyordu. özellikle edebiyat derslerini can kulağı ile dinliyordu. orta bölümden sonra sefer’in çevresi, arkadaşları giderek genişledi, yeni hocalar tanıdı. edebiyat hocası caferbeyoğlu’nu çok beğeniyor, giderek ona bağlanıyordu. üniversiteyi bakü’de bitirmiş, ikinci dünya savaşı çalkantıları içerisinde işgalci nazi almanyası kuvvetleri ile birlikte sovyetler birliği’nden ayrılıp uzun süre avrupa’da kalmış olan bu öğretmen neler anlatmıyordu ki… orhun anıtları ile başlayan orta asya edebiyatından girip, islami etki altında gelişen divan edebiyatına geçiyor, ağzından bal akıyordu sanki… failatünlerden, mef’ulünlere geçen, ağır vurgulu ahenkli bir fuzuli, bir baki okuyuşu vardı ki sefer tadına doyamazdı. ne büyük sanat, ne güçlü ve ince duyuşlardı bunlar…

    yılsonuna doğru avrupa etkisi altında gelişen türk edebiyatı bölümüne başlamışlardı. mehmet emin yurdakul, ziya gökalp gibi ozanlar öğrenildikten sonra müfredat programında bulunmayan yapıtları da okumaya başladı. nihal atsız, oğuz özdeş, abdullah ziya kozanoğlu gibi yazarların kitaplarını su gibi içip bitirdi. bir yandan da suat yalaz ve şahap ayhan gibi çizgi ustalarının resimli romanlarını izliyordu gazetelerden. bu duygusal romanların kahramanları artık sefer’de yaşıyorlardı. geceleri düşlerine ak börklü, keçe dolaklar sarmış, at üstünde altaylardan koşup gelen kahramanlar giriyordu. dünyayı büyük turan penceresinden görmeye başlamıştı. ötüken yayınları ve benzeri kitaplar başucundan eksik olmuyordu. tek sıkıntısı ana dilinin bu romanların diline benzemeyişiydi. bu konuyu bir gün hocasına sordu, utana sıkıla. caferbeyoğlu’na göre çerkesler orta asya boylarından kırgız’ların bir kolu idi, hatta isimleri çeri kesen sözcüğünden gelme idi. çerkes dili ise zamanla değişime uğrayarak bugünkü biçimini almıştı. bir gün gelecek, tüm idil - ural - altay
    ve kafkasya, ta finlandiya’ya macaristan’a dek birleşecekti. kafasını kurcalayan diğer sözcük “adige” yi sordu hocasına, hoca bu sözcüğün hiçbir anlamı bulunmadığını, uydurma ve anlam taşımayan bu sözcüğün “bölücülüğe matuf” bir gaye ile çıkartıldığını anlatmıştı.

    yaz tatilinde de vakit buldukça okumalarını sürdürdü sefer. oğuz kağan ile uyanıp alper tunga ile uyudu. sefer şimdi bir donkişot’tu sanki ergenekon’daki demir yatakları eritip bunalımlara ve sorunlara yol açıyordu sanki… okumaya daldığı saatlerde ise yapılacak bir hayli işi aksatıyor, annesinden ve amcasından azar işitiyordu…

    okul bitmiş eğitim enstitüsü sınavlarını kazanmış, ankara’ya gidiyordu. kayseri’den trenle yola çıkmışlardı. yanında komşu köyden erdal vardı. ondan bundan konuştular bir süre… erdal’ın teyzesi bahçelievler’de oturuyormuş. kızı emine dil tarih ve coğrafya fakültesinde okuyor ve yığınla çerkes arkadaşı varmış, üniversite çevresinden… ballandıra ballandıra anlattı erdal. bu grubun tartışmalarına, anlattıkları konuları dinlemeye doyum olmazmış. ayrıca emine abla çok güzel mızıka çalarmış, çok güzel oynarmış, derneğin folklor grubunda da çalışıyormuş. “ne kadar havadan sudan konularla uğraşıyor şu erdal, kişinin ülküsü olmalıydı, bu ülkü yaşamını doldurmalıydı… bomboş bir çocukmuş meğer…” diye düşündü sefer…

    ilk geceyi erdal’ın teyzesinin evinde geçirdiler, akşam emine ablanın arkadaşları geldi, kafkasya’dan yeni dönen birinden konuştular. yığınla kitap ve yazar ismi gevelediler. çoçentsuk, thağazid zübeyr, meşbaşe gibi… birkaç ismi aklında tutabildi. gençlerden uzun boylu ve sarışın olanı bu konularda o denli çok şeyler söyledi ki, merakla erdal’a sokularak onun adını sordu. uzunyayla’lı bir öğrenci imiş, tıpta okuyormuş, sefer konuşulanlardan sanki hiçbir şey anlamıyordu, şaşırıp kalmıştı, ürkmüştü de… ne kadar yabancı idi bu konulara, konuşulanlara ve kişilere… uzaklaşmak, kaçmak istediğini duydu. sabaha dek uyuyamadı. erkenden erdal’ı uyandırıp gitmek istediğini söyledi. bu ortam ona göre değildi, hele akşam eve gelen gençler, hepsi de tehlikeli kişilerdi. onları hayranlıkla dinleyen erdal’a da kin duyuyordu artık.

    “arkadaş, seni zorla tutmayı elbet istemem” dedi erdal. “ama şunu iyi bilmeni isterim, bu ağabey ve ablalar çok kültürlü ve de iyi insanlardır, korkman gerçekten de gülünç…”

    “ben korkmam, ama bir sürü satılmış kızılı dinlemeye de zorunlu değilim… senin arkadaşlığın bile tehlikeli bir yerde…”

    erdal kızgın bir şekilde atıldı:

    “ya demek tehlikeli, hadi git, hemen git. ne bekliyorsun koş, hemen kafanı safsatalarla yıkayıp seni kendi özüne yabancılaştıranlara koş.”

    sefer arkasından çarpılarak kapanan kapıya baktı bir süre. elinde bavulu ile merdivenlerden inerek uzaklaştı.

    okul açılalı aylar geçtiği halde derslere başlayamamışlardı. her gün zincirli, şişli, muştalı, hatta tabancalı saldırılar, kavgalar oluyordu. öğrencilerden sefer’e yakın olan bir kesim, parti teşkilatında yapılan toplantılara katılıyorlar, ara sıra bu toplantılara onu da götürüyorlardı. erdal kendisi ile hiç konuşmuyordu artık. zaten okul kendisi gibi düşünenlerin elinde olduğu için erdal’ın okula gelme olanağı yoktu. bu tür düşünceler duvarlara yazılmıştı uzun uzun. bir gün komşu bir okulda olay çıkartmak, orada da kontrolü ele almak için harekete geçildi. o okulda sefer’in kendi köyünden ve komşu köylerden gelen çocuklar vardı. sefer onlarla karşı karşıya, yüz yüze gelmek istemiyordu. hem her gün, kavga, yaraşama, kan… bıkkınlık gelmişti, tiksiniyordu bu tür yaşamdan. bu çekingenliğini fark eden arkadaşları kantinde konuşurlarken yanlarına gidince konuşmalarını kesmişlerdi. “…bu kadar olur soyuna çekti, kanına çekti, oğlum, bu çocuğu en kısa zamanda atmazsak bir sürü iş çıkaracak…” diyen bir arkadaşının bu son konuşmalarını duymuştu. sefer selam vererek yaklaşınca bir kısmı suratını buruşturarak uzaklaştılar, ahmet adındaki sordu:

    “bu günkü iş için her şeyi aldı mı yanına?”

    sefer rahatsız olduğu için yatakhaneye çıkacağını söyledi. hepsi birden atıldılar:

    “bildiriyi unutma, dönen kurşunlanır, b… böyle diyor…”
    çaresizdi sefer. bugün de gidecekti onlarla birlikte. yürüyerek teknik öğretmen okulunun önüne geldiler. caddenin iki ucunda panzerler ve polis arabaları duruyordu. okulun önünde barikatlar kurulmuş, yaklaşmak bir hayli zorlaşmıştı. içeriden atılan tek tük kurşunlara, sefer’in grubu salvo halinde cevap veriyordu. polisler olayı seyretmekten başka bir şey yapmıyorlardı. grubun başkanı kolundaki zinciri şakırdatarak bağırdı,

    “bu böyle sürmeyecek, yandaki pencereyi indirip oradan saldırmalı… sefer… sen… durma! durma! hadi pencereye, at lokumunu… hadi…” sefer ileriye atıldı, başını geriye çevirdiğinde, sabah kendini çekiştiren çocukların anlamlı gülümsemeleri ile karşılaştı. “karşıdan kurşun yerim, hızla duvarın dibine atmalıyım kendim,” diye düşünerek koştu, fakat kollarını kaldırarak haykırmaya ancak vakit bulabildi. beklediği gibi kurşun önden gelmemişti, arkadan, kendi arkadaşlarından gelmişti. önce bir gerindi, yüzüstü yere düşüşünü, ölümü düşündü en son… kıpırtısız, kaldırımlarda uzanıp kala kaldı…

    ilaç kokuları içerisinde uğultular duyuyordu sefer, arada bir bölük pörçük çerkesce birkaç söz… yüreğinde, ta derinliklerde bir yerler sızladı, gözünden birkaç damla yaş yanağından süzüldü. göz kapaklarının altından erdal’ı seçer gibi oldu. daha sonra emine abla, onun arkadaşı sarışın tıp öğrencisi ve diğerleri… kapının yanında duran kendi köyünden komşu gençleri de gördü, bugün saldırdıkları okuldaki hemşeri çocuklar… erdal’ın teyzesi çerkesce bir şeyler mırıldanarak, beddualar yağdırarak sefer’in alnına biriken terleri siliyordu. biraz önce duyduğu acı yinelendi… ta içerilerden, yüreğinin içinden bir acı, inledi, acıyan kurşun yiyen ve ameliyat edilen yeri değildi, yüreği, beyni acıyordu sefer’in.

    “gördün mü, buradakiler iyi insanlardır dediğimde inanmamıştın, kaçmıştın…” dedi erdal. sarışın tıp öğrencisi erdal’ın yaptığı gafı hafifletmek istercesine atıldı hemen…

    “aman erdal, susar mısın, şimdi sırası mı, hem onun bir suçu yok ki. biz kendini beğenmişler, kafamızı devekuşu gibi kuma gömdük, uzun süre kendi kendimizi tatmin ettik. kendi kendimizi aldattık. çevremizin dışına açılamadık. büyük kente yeni gelen kardeşlerimizi ilgisizce kurdun kuşun ağzına attık. yok… hiç suçu yok sefer’in…”

    sefer minnetle teyzenin eline yapıştı. acı duyuyordu ama bir yandan da duyduğu acı mutlulukla karışıyordu. dünyayı artık başka türlü görüyordu. kendini tanımış özüne kavuşmuştu.

    çevresinde ne uluma sesleri, ne zincir şakırtıları ne de patlamalar… güven ve huzur dolu bir kardeşlik havası… teşekkür etmek isteyince emine abla “konuşma… dinlenmen gerek…” diye atıldı. sefercik yıllardır bulamadığı sevgi ve dostlukla sarılmış olmanın güvenini duyarak gözlerini kapattı. teyzenin getirdiği yumuşak khazıts yastığa başını bıraktı, uykuya daldı…



    özdemir özbay

    ocak 1976,keban

    (kısaltılmıştır)
    (wueseps, 28.05.2009 12:42)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil