|
|
- ne adaklar adamıştı, ne dualar etmişti bir çocuğu olması için. köyde adı kısır geline çıkmıştı. altı yıllık evliydi ve çocuğu olmamıştı. denemediği yöntem kalmamıştı, köydeki ve çevre köylerdeki hocalara gitmişti önce. muskalar yazılmıştı, okunmuş dualı sular içmiş, banyolar yapmıştı, ilkel her türlü yöntemi uygulamıştı ilk yıllarda. sonra eşini razı etmeyi başarmış birlikte önce kasabaya, sonra büyükşehir deki doktorlara gitmişlerdi. iki yılları da bu şekilde geçmişti. çaldıkları her kapıdan çocuklarının olmaması için bir neden olmadığını duyarak elleri boş dönmüşlerdi. ama olmuyordu işte nedensiz bir şekilde çocuğu olmuyordu. artık o da inanmaya başlamıştı kaynanasının sözlerine uğursuz ve kısırdı.
işte tam ümitlerinin bittiği, kısırlığını kabul ettiği o günlerde gününün geçtiğini fark etti. önce ümitlenmek istemedi yüreği heveslense de. daha önce de olmuştu böyle, ümitlenmişti ama sonra basit birkaç günlük bir gecikme olduğunu, hamile olmadığını fark ettiğinde çökmüş, isyan etmişti her defasında. ama bu sefer öyle değildi sanki, bir ay geçmişti ve evet vücudu değişiyor, sabahları midesi bulanıyor, durduk yerde başı dönüyordu. köyün ebesine gitti önce ve ebe doğruladı ümitlerini evet hamileydi. akşamı zor etti eşine müjdeyi verebilmek için. eşine söylediğinde o sert suratlı, nemrut bakışlı adamın ilk defa gülümsediğini fark etti, yüzünde güller açmıştı sanki kocasının. sonunda ettiği dualar, adadığı adaklar kabul olmuştu.
tüm zorluklarına rağmen pür neşeyle geçti hamileliği. kızını kucağına aldığında o topalak surat ve çekik gözler o kadar güzel, o kadar masumdu ki sevinç gözyaşlarını tutamadı. kızına kaynanasının adını verdiler zeynep. her ne kadar zıt görünüşlü olsalar da. günler geçiyor güzeller güzeli gül yüzlü kızı büyüyordu. altı aylık olduğunda kızı diğer bebeklerden farklı gelmeye başlamıştı ona ama evham yaptığını düşündü. dokuz aylık olduğunda zeynep’in diğer bebeklerden farklı olduğu apaçık ortadaydı. diğer bebekler desteksiz oturuyor, çevresindekilere anlamlı bazı kelimeler söylüyor, emeklemeye çalışıyorlardı. ama zeynep sanki çevresini görmüyor, emeklemiyor, baba demiyordu. o sevimli gülümsemesi yüzünde bir maske gibi donup kalmıştı sanki. büyüdükçe alnı genişlemiş, gözleri daha da çekikleşmişti. bunları önce eşine, sonra köydeki danışabileceği herkese anlattı. herkes bebeğinin normal olduğunu, bazı bebeklerin geç büyüdüğünü söyleyip avuttular onu. eşini kızlarını doktora götürmeleri gerektiğine ikna ettiğinde zeynep beş yaşındaydı. köydeki diğer çocuklardan farklı olduğu aleni ortadaydı ve kaynanası bile bir doktora gitmeleri gerektiğini söylemişti oğluna. doktor zeynep ‘i ilk gördüğünde anladı aslında ama gerekli tüm testleri yaptırdı yine de ve sonuç netleşti. zeynep down sendromluydu yani özürlüydü onun anladığı şekilde. doktor doktor gezmeleri duyduklarını değiştirmedi ne yazık ki. önce isyan etti, bunu hak etmemişti, günlerce ağladı, yalvardı, yine hocalara gitti, muskalar yazdırdı ama hiçbir şey değişmedi.
sonunda özürlü bir çocuğu olduğunu kabul ettiğinde kalbini yokladı ve fark etti ki kızına karşı sevgisi daha da artmış bunun yanı sıra koruma içgüdüsü üst boyutlara çıkmıştı. yine de bazı şeyler hep içinde ukte olarak kaldı.
kızıyla yaşıt köydeki tüm çocuklar okula başladığında içi cız etti mesela. onun kızı o mavi önlüğü hiçbir zaman giyemeyecekti doktor öyle söylemişti. zeynep ‘i için dantelli yakalar öremeyecek, beslenmesi için pasta börekler yapamayacak, onunla birlikte okuma yazma öğrenemeyecek, hiçbir zaman veli toplantısında kızıyla gurur duyamayacaktı. bir gün bir delilik yaptı ve herkesten gizlice kızını da yanına alarak kasabaya indi. bir önlük, yaka, kurdeleler satın aldı önce, sonra doğruca bir fotoğrafçıya gitti. zeynep ‘e önce önlüğü giydirdi, yakasını taktı özenle, saçlarını örüp kurdelelerini bağladı. o bunları yaparken zeynep yine o donmuş gülücüğüyle çevresini izliyordu. bir fotoğraf çektirdiler anne kız o gün, sanki kızı okula yeni başlayan anne kız misali.
yıllar hızla geçti zeynep ‘in yaşıtları birer birer evlendi. her gittiği düğünde yüzü gülerken içi kan ağladı. köydeki tüm kadınlar gibi o da bir sandık dolusu çeyiz hazırlamıştı zeynep ‘ine. hatta daha fazlasını, özrünü kapatabilecekmiş gibi. danteller, iğne oyaları, kanaviçeler. her birini yaparken biliyordu aslında zeynep ‘in hiçbir zaman gelin olamayacağını ama yine de bir ümit, belki. ümitleri gerçek olmadı, zeynep ‘ini o beyaz gelinliği giymiş olarak göremedi ne yazık ki.
acı dolu yıllar onun için ne kadar yavaş gibi görünse de hızla geçti. ölümün yakın olduğu son anlarda aklında tek düşünce vardı. o ölünce zeynep ‘i ne olacaktı. bundandır derler ölüsü yıkanırken bile gözleri hep açıktı.
- hiç düşünmemiştim böyle bir durumu o ana kadar. ne kadar da dünyayla kopuk hayatlar yaşıyoruz. 70 milyonluk ülkede 7 milyon özürlü insanın farkında değilken yaşam çok daha mı kolay yoksa farkında olup onlara yardım etmek mi daha kolay bilmiyorum. ancak oradalar ve özürlüler. biz gibi yürüyemiyorlar belki bazıları, belki konuşamıyorlar, düşünemiyorlar, göremiyorlar. ancak hepsi bizim çocuklarımız, bizim kardeşlerimiz, annelerimiz, babalarımız...
dünyaya görmeyen bir çocuk geldi dört ay önce. benim çocuğum. oğlum canım. çok güzel bir çocuk doğumhaneden çıkan eşimin kucağında. gözleri o zaman da kapalıydı, tıpkı şimdi açık olmasına rağmen kapalı olması gibi. farkında değildik doktorların bazı testler yapıp sonuçlarını bizlere söyleyene kadar. sadece o vardı. küçücük elleri ve küçücük kalbiyle.
öğrendim gerçeği. önce kendimden nefret ettim. suçu kendimde aradım. utandım. bir an olsa da içimden geçen utanç duygusu için şu an kahroluyorum. evet utanmıştım. şimdiye kadar kimseyi umursamadan geçen hayatımdan uzaklaşmış ve insanların düşündüklerini mi önemsemeye mi başlamıştım ki? uzak bir ihtimal bir bebeğin özürlü olarak doğması. evet uzak bir ihtimal ama olmayacak değil. ihtimaller gerçekleşmek için değiller mi zaten. benim başıma gelmişti. çok da inançlı olmamama rağmen ilk defa suçlamak için tanrının adını almıştım dilime. ona lanetler yağdırıyordum.
ancak sonraları farkına varabildim. bu özel bir durumdu. belki de bana bir ödüldü. nasıl bir baba olabileceğimi gösterebilmek adına bir ödül. bütün sevgimi ona geçirebilmek adına her şeyimi ona vermeye adadım bir süre sonra. her şeyi kendim öğreteceğim. onun görmeyen gözü olacağım. uzun bir süre duyduğum üzüntüyü atlatalı çok oldu. bununla yaşamayı öğrendim. eğer ki özürlülük belli bir zamanda ya da belli bir sayıyla gerçekleşmekteyse, başka bir aileye gidecek özürlü bir çocuk umarım bize nasip olur. çünkü benden daha iyi bir baba olamaz özürlü bir çocuğa.
- sınavların belki de en zorudur.
- allah kimseye yaşatmasın diyebileceğim bir durumdur. aynı zamanda hayatın kıymetini bilmek gerektiğini gösteriri bize
- özürlü bir çocuk sahibi olmak ya da anne ya da baba ya da kardeş ya da kuzen ya da arkadaş... kısacası canın bi parçasının özürlü olması, o kadar büyük bir şanstır ki tahmin bile edemezsiniz hatta daha arabesk tabiriyle başına gelmeyen bilemez. o kadar çok şey öğretir ve farkettirir ki ben bu yüzden insanım galiba dedirtir. ilk zamanların acılı ve isyankar hali geçiverir. "neden ben?" demezsiniz artık. sorgulamaktan vazgeçersiniz. açılır gözünüz. ve hatta daha önce kapalı olan gözleriniz için utandırır sizi.
- (bkz: özürlü değil engelli)
(bkz: elde olmayan disabiliteler için özür dilenemez)(ceyza, 22.02.2008 15:03 ~ 15:58)
- engelli bir çocuğa sahip olmak sabır taşı olmak, çevredeki bir kısım düşünce ve insanlık engelliye karşı üç maymunu oynamak, kormamak, hep çok sevmek, ve hep tanrının en özel, en saf kullarının koruyucusu olarak yaşamak gibidir. ancak hayatınız onun hayatından önce bitmesin diye dua edersiniz. bazı engeller kolay aşılırken, bazıları ömür boyu kalıcı olduğundan hep onun yanında olmak hatta ölümsüz olmayı istemek durumundasınız.
|