vatan gazetesindeki yazı dizisi sayesinde, "iyi ölüm" anlamına geldiğini öğrendiğim sözcük. hastalığın ileri safhalarına ulaşmadan önce, görece olarak daha sağlıklıyken ölmeyi talep etmek.
içimdeki deniz filminde çok güzel işlenmiş, film bu hakka sahip olmak isteyen insanların bakış açısından baktırmayı 2 saat süresince de olsa sağlayabilmiştir kanımca..
ötenaziyi dünyada belki en çok hakeden insan, ramon sanpedronun deyimiyle, yaşamın bir hak olduğu ama bir zorunluluk olmadığı durumunun kabul edilmesi.
euthanasie kelimesinden gelmektedir ki bu ötenazi değil ötanazi şeklinde yazılmasının başlıca sebebidir. başka sebep aramaya gerek var mı bilmiyorum, ama nihayet başlıca sebep diye bir şey söylendi mi, insanı etkiliyor, okuyanda bilgili bir yazar imajı uyandırıyor...
kişi içinde bulunduğu durumu kabullenemeyip ölümünü istemekle tüm acılardan kurtulacağını düşünmektedir. tabi burada hekimin tedavinin tıbben olanaksız olduğunu hastaya iletmiş olması da bu düşüncelerin oluşmasında büyük etkendir. çoğu durumda ise hasta iradesini açıklayamayacak durumda olduğu için yakınları ve hekimleri ötenazi kararı vermektedirler.
ülkemizde bu tür vakalara sık rastlanmamasının asıl nedeni, kanuni engelden ziyade müslümanların inançları gereği bunun bir intihar olarak görülmesi ve bunun islamda kesin olarak yasaklanmış olmasıdır. islamiyet inancına göre allah, hayatın sahibi, insan ise onun halifesidir.insan iradesiyle bazı kararlar verebilir ve bunları uygulayabilir fakat allah’ın kurduğu hayata tecavüz edemez. nitekim canı veren ancak canı alabilir, hiç kimsenin buna yetkisi yoktur.
müslüman hayatın sıkıntılarla dolu olduğunu, hastalık, darlık ve acı olayların insanlar için olduğunu bilir. bunlara karşı sabretmeyi ve ümidini yitirmemesi gerektiği bilincini her daim içinde tutar."allah sabredenlerle beraberdir." (bakara 2/153)
20 yılın ardından tekrar tepki vermeye ve konuşmaya başlayan yanılmıyorsam bir ingiliz hastanın vak'ası ardından tartışmaya açık payı iyice genişleyen terim.
tedavi hakkı kadar normal olan haktır. bizde etik olarak uygun görülmediği için bu düşünceye sahip olanlarda bir cani olarak lanse edilir. olaylara bakış açımızı biraz değiştirdiğimizde, umutsuz ve dayanılmaz acılar çekilen bir hastalıkla yıllarca yaşamaktan daha insacıl bir hareket olduğu anlaşılacaktır.
yazmayı doğru öğrendiğimiz gün belki de yasal hale gelebilecek edilgen görünümlü intihar yöntemi, "iyi ölüm". şu an halihazırda toplumun %90ı bu kelimeyi "ötenazi" olarak bilse de, yazsa da, telaffuz etse de hakkında çokça atıp tutulmaya müsait, argümantatif bir mevzu. herkesin bir fikri var bu konu hakkında.
benim yazılarım için tanıdık bir yöntem olan <insert mantık here> koduyla devam edecek olursak; ötanazi genelde agoni halinde sayılan, bildiğimiz hastalar için uygulanan bilimsel bir yöntem. yani öyle sevgilinizden ayrılınca "ötanazi hakkımı kullanmak istiyorum. taksime çıkıp tinercinin birine orrrospu çocuğu diyecem. olmadı kiralık katil tutarım." türünden bir halt değil; fakat bir nevi intihar olduğunu inkâr etmek varlık felsefesine hakaret olur. sorun iki taraflı ortaya çıkıyor. bir; bilinçli bir ötanazi. diğeri de; siz tüplere bağlı, herşeyden habersiz yatarken birilerinin size acıyıp "olm elektrik harcıyoruz lan" demesi. bilinçli olanında size iki kere emin olup olmadığınız soruluyor, şayet emin olduğunuzu beyan ederseniz damarınıza yüksek dozda uyuşturucu nitelikte ilaç enjekte edildikten sonra beş dakika içerisinde sessiz sakin, ağrısız vede acısız ölüyorsunuz; fakat yine sanmıyorum ki doktorun birine gidip "akışkanlar mekaniğini dördüncüye alıyorum" dediğinizde size otuz kilo morfin yüklesin, sözde acınıza derman olsun.
tam burada ötanazinin intiharla arasındaki kaçınılmaz ilişki bir fark olarak ortaya çıkıyor. şimdi odağa intiharı alıp, biraz düşünelim. hasta hakları gereği ötanazi 1987'de etik dışı ilan edilmiş olsa da şu an hollanda başta olmak üzere birkaç avrupa ülkesinde "legal" bir uygulama muamelesi görüyor; fakat intihar çok daha öznel bir sosyal bilim alanı olduğundan toplumlar içerisinde genelde dine, daha sonra da yerli/yersiz korku engeline takılıyor. atlanan şeyse; kişinin intiharının var olması muhtemel gerekliliği oluyor bu durumda. demek istediğim; aklı selim bir kişi gerçekten de yaşamına son vermek, bu hakkını kullanmak istiyor olabilir. bu kişinin aşk acısından, ekonomik sıkıntıdan, hayatın anlamsız gelmesinden çok daha ciddi ve celebral nedenleri olabilir ölmek için. örneğin bu kişi; bu dünyada yaşamak istemediğini, dünyayı sevmediğini, kendisini dünyaya layık görmediğini/dünyayı kendisine layık görmediğini düşünüyor olabilir. kişi kibrit kutusundan nefret ettiğini, emir kusturica filmlerinden tiksindiğini falan da beyan edebilir. yahu deli olabilir bu kişi. manyağın biri olabilir, toplumla bir türlü özdeşleşememiş olabilir. üç vakte kadar katil olabilir. dünyanın en sansasyonel kitabını yazabilir. kendine has bir dil uydurmuş ve bunu kabul ettirmeye çalışıyor olabilir. iyi ya da kötü biri olabilir.
biyopolitik toplumlarda bu saydıklarım garipsense de aslında gerçekten de var olan düşünce stilleridir. hiç şüphesiz ki yaratıcılığın önü kesilmedikçe yirmi birinci yüzyılda bu arzular da, sebepler de çeşitlenecek, her biri kendisine has bir "bahane" haline dönüşecektir; fakat yine bu toplumlar içerisinde özgürlüğü tanık koruma programına almak pahasına bir tür korumacı iç güdünün varlığı kabul ediliyorsa; aynı muamele intihar için de uygulanabilir. yani, her kim oluyorlarsa evlenip yuva kurmanızda herhangi bir mâni bulamayan belediye yetkilileri, kan vermeniz için aids virüsü taşımıyor ve son altı ay içerisinde sadece aynı insanla sevişmiş olmamızı şart koşan tıbbi yetkililer; aynı hassasiyeti intihar için de göstermelidirler. tıbbi veyahut da psikiyatrik bir tavsiye kurulu toplanır, kişinin intiharının metafizik bir arzudan mı yoksa kısa süreli bir depresyondan mı ibaret olduğu hakkında fikir teatisi yaparlar, çıkan sonuca göre eğer kişinin intiharı mantıklı bulunursa gerekli işlemler ötanazi adı altında yürürlüğe konur. boğaz köprüsüne dört televizyon kanalı getirtmeden, a tout le monde'un sözlerini not olarak bırakmadan, evi kendisininkine yakın bir arkadaşını arayıp "ağbi ben ölüyorum galiba" demeden, halıları kana bulamadan, ertesi gün sür manşetlerde "hiçbir sıkıntısı yoktu. geleceği parlak, gencecik bir fidandı" alt metniyle ifşa edilmeden; bilimsel bir çerçevede, mantık ilminin ve rasyonalizmin şanını sarsmadan da ölebilmeli insan.
bilmiyorum size oradan boş zamanlarında alev yutan, rüyasında suda yürüyen ornitorenk gören bir andon gibi mi görünüyorum; fakat şu dediklerim uygulanabilir olsa idi bu türden bir ötanaziyi düşünmeye değer görebilir; fakat biyolojik ömrüm böyle özgürlükçü bir bilinci görmeye, muhatabı olmaya yetmeyeceğinden ötürü, yetecek olma ihtimali dahilinde kalan ömrümü şu an şu yazıyı hala yazıyor oluşuma hayret ediyor oluşuma hayret ederek dahi geçirebilirdim.
erken kalktım bugün. güneşli bir mayıs sabahıydı karşılayan. erken kalktım çünkü yolculuk için hazırlanmam gerekiyor. önce ılık bir duş ardından sinek kaydı bir tıraş... her şey kusursuz olmalı. önemli bir gün bugün. sonra güzel bir kahvaltı; domatesler ve salatalıklar ince ince kesilmiş, üzerine biraz fesleğen ve ayçiçek yağı ekledikten sonra servise hazır. taze peynir kokusu "işte hayat bu!" dedirtiyor insana. ve assolistimiz sucuklu yumurta... çayımızı da demledikten sonra her şey hazır olacak. günün gazetelerine şöyle bir göz gezdiriyorum. gündem de seçim var. ne yazık ki burada olamayacağım yolculuk sebebiyle. çayımdan bir kaç yudum daha alıyorum. bu sabah ayrı güzel çayın tadı, kokusu. içtikçe içesim geliyor. ama fazla içmemeliyim. uykum kaçsın istemiyorum, yolculuk sırasında uyumam lazım. odama doğru yürürken balıklara yem vermediğimi hatırlıyorum. birazcık fazla koysam iyi olur herhalde. gerçi komşum ali abi gelip bakacak ben buralarda yokken. ama yine de ne olur ne olmaz. yem verirken onlarla konuşuyorum biraz. uzun bir süre ayrı kalacağız söylemek isteyip de söyleyemediklerim var. konuşuyorum. neden sonra çantamı hazırlamam gerektiği geliyor aklıma. odama doğru yöneliyorum. pijamalarımı almalıyım, diş fırçam ve bir çift temiz çorap. başka bir şeye gerek yok. zaten gideceğim yerde bir şekilde çaresine bakacağım. çantamda hazır artık. saate bakıyorum. daha vaktim var. aramadığım insan var mı acaba? yok galiba. konuşmam gereken herkesle konuştum. annemle uzun uzun konuştum. uğurlamak için çok ısrar etti ancak "dayanamam anacım" dedim. "sen gözüyaşlı el sallarken arkamdan, benim gitmeye yüreğim yetmez." dedim. ah anacım merak etme görüşeceğiz yine. sen üzülme. hay allah, nerde bu peçeteler. bir tanemle konuşmaya ise gücüm kalmamıştı. mesaj atabildim sadece. hemen aradı. konuşamadım, bir kaç hıçkırıktı telefonun ahizesinde yankılanan. "seni seviyorum." dedim, "görüşeceğiz, sakın üzülme!". o da gelmek istedi ama izin vermedim. böyle olması daha iyi hem onun hem de benim için. vakit yaklaşıyor. her şey tamam mı acaba? cüzdanım, saatim, anahtarlar. evet her şey tamam. çıkabilirim artık. anahtarları ali abiye bırakmayı unutmamalıyım, balıklar için. yüzyüze vedalaştığım tek insan ali abi oluyor sadece. "allaha ısmarladık!" diyorum, "su gibi git!" diye karşılık veriyor ali abi. merdivenlerden aşağı doğru inerken duvarlara takılıyor gözüm. garip, uzun bir süre göremeyeceğim buraları. dışarı çıkıyorum güneşe bakıyorum, gözlerimi alıyor her zamanki gibi. insanlar yine her gün olduğu gibi bir yerlere yetişme çabasındalar. o kalabalık içinde yavaş yavaş yol kenarına doğru ilerliyorum ve bir el işareti ile o sırada geçen taksiyi durduruyorum. adresi tarif ediyorum şoföre. küçük taksi yolcuğulunda kısa ama keyifli bir diyalog yaşıyorum şoförle. derken "ben ileride ineyim kaptan." sözleri dökülüyor dudaklarımdan. parayı uzatıyorum, "üstü kalsın.". yavaş adımlarla yolculuğun başlayacağı istasyona doğru ilerliyorum. günden güne güçsüzleşiyor bacaklarım, ama beni biraz daha taşıyacaklarından eminim. içeri giriyorum. resepsiyonda kısa bir konuşmanın ardından tarif edilen yere doğru ilerliyorum. küçük bir oda vardığım yer. çantamdan pijamalarımı ve temiz çoraplarımı çıkartıp, üzerimi değiştiriyorum. son olarak da dişlerimi fırçalıyorum. küçüklükten kalma bir alışkanlık. deri kaplama koltuğa oturuyorum sonra. bir kaç dakika sonra kapı çalıyor ve içeri beyaz önlüklü biri giriyor, "hazır mısın?". hazırım doktor bey.". başka bir odaya doğru geçiyoruz beraber. bir adet yatak var. uzanıyorum. çok rahat, kendi yatağımdan bile daha rahat. doktor son ayarlarını yapıyor. "son kez söylemek istediğin bir şey var mı?" diye soruyor doktor. "hoşçakalın!" diyorum. sonra ince bir sızı saplanıyor koluma. gidiş biletim bu saplanan. yavaş yavaş bir ağırlık çöküyor. düşünüyorum da keşke biraz daha çay içseymişim kahvaltıda belki de bu kadar çabuk uykum gelmezdi. "hoşçakalın doktor." diyebiliyorum son kez fısıldayarak.