"ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar!
her yıl biraz daha benimsediğim.
ne dönüp duruyor havada kuşlar?
nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar "
tastamam bir ömür sürüyor ölmek, ne eksiği kalıyor ardında ne zerre kadar fazlası.
yollar hep onun sokağında kesişiyor herkesle, tanıdıklarımla, tanımakta olduklarımla, hiç tanıyamayacak olduklarımla.
bazen buruk bazen yalan anmalarla hatırlatıyor her ölüm kendini.
adaletsizliği yok, her kese bir ömürlük konuk oluyor.
ne ısrar dinliyor ne de hoşnutsuz ev sahibinin yüzüne aldırış ediyor.
sakin, vakur, asil, kendini hiç düşürmeden bekliyor kendisine yürüyen zamandan adımları.
saatlere düşman olanlar biliyorum, her doğan güne nefretini boşaltanlar, kırmak istedikleri aynaların karşısında oturup ağlayanlar, avuçlarının içindeki çizgilerin karaladığı yüzlerinden utananlar.
"ne yardan geçilir, ne serden;
korkuyorum bu gecelerden.
bel bağladığım tepelerden
gün doğmayabilir bir daha"
ben ölümü ilk, tek kanal televizyonun verdiği haberlerin sonu olarak öğrenmiştim. siyah beyaz fotoğraflardaki yaşlı kadın veya erkeklerdi ölüm ve hemen ardından okunan spor bülteni ve esen kalınması istenen yarınlar arasına sıkışmış bir bilinmezin adıydı.
"sala verildiğine göre camii kebir minaresinde
günlerden cuma olmadığı halde
muhakkak ölü var mahallede"
sonra mahalle camii salalarının ardından okunan isimlere dönüştü ölüm, ilk okulu bitirmek üzere olduğum zamanlardı. her salanın sonunda annem ve babamın okunan ismi duymak için boğuk hoparlör sesine pür dikkat olmasından anladım ölümün merak edilecek kadar bir şey olduğunu.
"şu geçeni durdursam çekip de eteğinden
soruversem haberin var mı öleceğinden?"
orta okulun ortasında olduğum bir günün sonu okuldan eve geldiğimde yoktu annem evde. eve girmemden hemen sonra komşu annem çaldı kapıyı, belli ki annemin nerede olduğunu söylemek görevi verilmişti ona, "anneannen merdivenlerden düşmüş devlet hastanesine kaldırmışlar annen oraya gitti, istiyorsan sen de git" dedi. bu kadar pürüzsüz ve net mi söyledi bilmiyorum ama tüm anlamam gerekenin bu olduğunda şüphem yok. oyun oynadığımız yerlere çok yakındı devletin hastanesi, ara sıra gelen çok sesli ambulanslarını seyrederdik oyun aralarında, hemen çıktım evden. koşa koşa gittim hastaneye. acele etmem gerektiğini söyleyen bir ezber vardı içimde. "birinin başına bir şey gelince acele edilir" falan gibi bir şey söylüyordu. okul kıyafetlerimi çıkarmamıştım. ilk baharın son günleriydi zannediyorum, al al olmuştu yanaklarım. annemi buldum araya araya. annemin kıpkırmızı olmuştu gözleri, sarıldı beni görünce, gözlerinin sesi ağzına düştü ağlıyordu. anneannem belli ki kritik bir haldeydi, işte ölüm bir daha çıkmıştı karşıma, ama bu defa televizyonların, minarelerin, başkalarının gerçeği değildi yalnızca annem vardı karşımda ve kan çanağı olmuştu gözleri. ölümün bir kaybetmek olduğunu düşündürmüştü bana annem o gün. daha önce annemin küçük erkek kardeşi ölmüştü ve o zaman da kaybetmenin alevi tutuşturmuştu canlarını anneanemin başını aldığı aile üyelerinin, ne çok ağlamışlardı. ilk o zaman korkmuşum ben ölümden ama bunu annemin, anneannem için kızaran gözlerine baktığımda fark etmiştim. ne haindi ölüm, ne canlar yakıyordu, alıyordu sevdiklerini insanların, buruşturup savuruveriyordu bi taraflara. anneannemin yanından çıkan doktorlar artık pek fazla bir şeyin yapılamayacağını söylüyorlardı. allah' tan umut kesilmezdi ama yine de. zannediyorum yine ilk o devlet hastanesinde allah ve ölüm arasında çok önemli bir ilişki olduğunu fark etmiştim. umut edilecek bir hal vardı ve umudun sahibi allah'tı, ölümde oralarda bir yerlerdeydi işte. o gün yalnız döndük eve ertesi gün anneannemin naşıyla. ben daha o zamandan pek üzülmemeye başladım ölümlere oysa annem mahvolmuştu. gerçi onun da acısı her gün bir dağ aştı; o da alıştı.
"bas bas paraları leylaya
bi daha mı gelicez dünyaya"
lise yıllarında benim olduğum muhitlerde olmadı ölüm. zaten en güzeli yaşamak değil miydi? ölüme en meraksız zamanlarım onlardı. aklına gelmesin, unut; cehalet, en büyük mutluluk
"neylersin ölüm her kesin başında
uyudun uyanamadın olacak"
üniversite ortalarıydı, bu sefer ölüm babaannem tarafından esti. uzun zamandır hastaydı ve hastalık ölüm limanına demirleyivermişti. bu ölümün çok fazla detayı olmadı bende, zaten pek üzülemiyordum ölümlere. ama yine de ufak da olsa bir anısı var.
babam ameliyat olmuş hastanede yatıyordu; babaannem öldüğünde, hasta yatağından kalkıp annesinin defnedilmesine katılamamıştı, onun yerine ben inmiştim kabre, babaannemi ben indirmiştim kabrine ve sonra uzanan elleri tutup çıkmıştım mezarın içinden.
o gün fark etmiştim kürekler hep aceleyle çalışır ölülerin üzerine toprak atarken sanki küreği her eline alan kendine toprak atar gibi olur ve hızlı hızlı atıp sırasını savmaya çalışır.
babaannemi defnettikten sonra babamın yanına gittik annemle. annemle babam, küçüklüğümden beri kullandıkları yine benim anlamakta çok geç kaldığım, sanki gizli bir dille anlaşıverdiler birbirleriyle -anne babaların bildiği bir dil var sanki çocuklarının aklının yetmediği-.
babam, bir de "ne yaptınız" diye bana baktı; konuşmak istemiyordu ya da konuşamıyordu, anlayamadım. anlattım kısaca babamın hoşuna gideceğini tahmin ettiğim cümlelerle, "onu aratmadığımı, kabre girdiğimi, toprak attığımı" falan söyledim; başı onaylar sallandı ancak parmağı ile hastane nevresiminin sökük yerini daha da genişletirken gözlerini hiç benden tarafa çevirmiyordu. bilirdim babamı ağlamak istemezdi karşımda; sudan bir bahane bulup kaçmayı akıl edecek yaştaydım, annemi babamın yanında bırakıp kaçtım.
"uzayacağa benzer tutuştuğumuz lades
ölüm sen beni aldatamazsın aklımda"
daha sonra hüznünü bile yaşayamadığım haberini geç alıp üzülmek için geç kaldığım bir ölüm vurdu beni. belki bu defa haberi erken alsam üzülürdüm ama bu defada üzülmemek için çok geçerli sebeplerim vardı. o sebepleri sonra söylerim. en iyi arkadaşım öldü (bkz:
@1790766), bunu uzun uzun anlatmıştım o fasılda kalsın.
üniversite de bitti daha sonraları ve biten pek çok şey daha oldu ardı sıra. ölümü hatırlatan tek şey ölümler olmaktan çıktı. her yolun bir tarafında mutlaka uğradı vasıtalar ölüme. korkunun hüküm sürdüğü zamanlar oldu. düşünmek istemediğin bir şeyin inatla zihnini karıştırması gibi ölümü aklımın sınırları dışına taşıyamadığım oldu ama kesinlikle çok sürmedi bu durum. anneannemin doktoru geldi aklıma sık sık umut kesilmez deyişiyle
ölüm sadece canlılar için değil bu yazı adına daha fazla kelimem yok, dahasına güç yetiremedim.
her ölüm gibi aniden geldi bu yazının ölümü
her ölüm gibi yazı da sıradanlaştı.
"ölüyorum tanrım
bu da oldu işte.
her ölüm erken ölümdür
biliyorum tanrım.
ama, ayrıca, aldığın şu hayat
fena değildir...
üstü kalsın... "
ukte:
anka
şiirler alıntıdır.