artık yaşamıyor olandır. hasta yatağında vakit buldukça _aslında özel bir vakit ayırdıkça_ aileyle ziyaret edilen kişi ölüyse artık yokluğu koyar insana. yaptığı dualar, eskiye dair anlattığı güzel şeyler onla birlikte kuş olup uçur.
hangi mahallede imam yok,
ben orada öleceğim.
kimse görmesin ne kadar güzel,
ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.
ölüler namına, azade ve temiz,
meçhul denizlerde balık;
müslüman değil miyim, haşa,
fakat istemiyorum, kalabalık.
beyaz kefenler giydirmesinler,
sızlamasın karanlığım havada.
omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
ki bütün azalarım hülyada.
hiçbir dua yerine getiremez,
benim kainatlardan uzaklığımı.
yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
çılgınca seviyorum sıcaklığımı...
ölü mü denir şimdi onlara
durmuş kalbleri çoktan
ölü mü denir şimdi onlara
kımıldamıyor gözbebekleri
ölü mü denir peki
en büyük limanlara demirlemiş
en büyük gemiler gibi
kımıldamıyor gözbebekleri
ölü mü denir şimdi onlara.
suratları gergin
suratları kararlı
belli ki çok beklemişler
kabuğundan çıkan bir portakal gibi gelen sabahı
suratları gergin
bir savaş alanına benziyor suratları
dudakları nemli
son defa kendi etini öpüp
yani son defa gerçek bir insan etini
hazla kapanmışlar öyle
geçirmiyor gövdeleri soğuğu
geçirmiyor sıcağı da
ve ikiye ayrılmış bir nehir gibi bacakları
akıyorlar sonsuza
ölü mü denir şimdi onlara.
kimse hüzünlü olmasın
sırası değil hüznün daha
bir gün bir şehrin alanında
bir mermer yığınının gözlerine
omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı
hüzünlensin yaşayanlar o zaman
sırası değil hüznün daha.
öylesine sıkılmış ki yumrukları
iyice sıkılsın yumruklar
saklansın diye bir armağan gibi bu katılık
öylesine sıkılmış ki yumrukları
kimse hüzünlü olmasın
kimse hüzünlü olmasın diye
sırası değil hüznün daha.
unutulsun bir gövdeye duyulan hasret
unutulsun bu alışılmış duyarlık
o kadar sade, o kadar kalabalık ki
unutulmaya değer onların insan gövdeleri
ve unutulmalı mutlaka
dolsunlar diye yüreklere
dolsunlar damarlara.
bi tren garından yazıyorum bunları sana. bilirsin buraları, ağlamıştık beraber, ayrılığa üzülmüştük. şimdi ben yine burda yine ağlıyorum. yazıyorum. bu ilk değil ağlamalarım. ama şimdi geldim sildiğin hafızandaki bu yere. buraya uğramamışım hiç, bir aydan fazla olmuş.
şimdi burda kendime bi intahar mektubu yazıyorum. gidiyorum diyorum kendi kendime, işte yine aynı gar, tren kalkıyor işte. gidiyorum. sonra yine yazdıklarıma inanıp kendim için de bir kez daha üzülüyorum, diyorum:
-zayıftı, ölüydü, ama iyi kızdı. niye yaptı ki bunları. toprağı bol olsun...
oturup işte, ölüye ağlıyorum şimdi de. kendimi öldürüp, kendime ağıt yakıyorum. kıyamıyorum yine de sana. seni bitirmek gelmiyor içimden. seni içimde bitirmek gelmiyor elimden.
ölü, zayıf bi kızdı işte. hep seni düşündü, seni okudu, seni yazdı. öldü sonra, kendini yaktı. topladı küllerini, çini bir kaba doldurdu şimdi. tren kalkıyor. sana yolluyor şimdi küllerini, istersen savur istersen sakla diye.
aynaya bakıyordum yine orda. biliyorsun işte. beraber baktığımız o aynaya bu sefer tek başıma bakıyordum. onu düşünmüştüm zaten biraz önce. nasıl gözüktüğümü orda. seni ne kadar çok sevdiğimi. biri dokundu, döndüm arkamı, kaldırdım kafamı. baktım aynaya. kendi aynama. diktim gözlerimi, aynanın gözlerine. sardı ellerini belime. aynı eskisi gibi baktı bir daha gözlerimin içine. "özledim" dedi. "bende özledim çok" dedim, biraz önce kendi kendime tekrarladığım gibi, aynaya dalmadan önce. "bende çok özledim"...
yine o küçük kedi yavrusu gibi baktım aynanın gözlerine. gözlerim büyüdü de büyüdü. kara gözlerini gördüm yine. derin bir nefes aldım.
hıçkırarak uyandım. öldüm işte bi daha. yine o ölü oldum. aynada yaşarken, uyanıkken yeni ölü oldum işte.
gün o gün değildir ki
boylu boyunca uzanmış
sağlığında yatmayacağı yere.
rüzgarmış, yağmurmuş haberi yok;
farksız bir ağaç kütüğünden.
beyhudedir seslenmek ona;
boş bir evin kapısı çalınmaz.