• görseller

    • çocukluk anıları
  1. hiç olmayacak bir anda hatırlanan, insanı derin düşüncelere sürükleyen anılardır. olaylar, yaşananlar hayal meyal hatırlansa da, renkler unutulmaz asla. daha parlaktır. şekerler, rengarenk giysiler, atari oyunları, çizgifilmler, susam sokağı, 18'lik mon ami pastel boyalar. büyüdükçe daha bir siyah beyaz oluyor sanki herşey.
  2. annenin evin en karanlık odası olan yatak odasında uyumasından bıkmış küçük bünye bodrum katlarındaki evlerinin sadece insanların ayaklarının ve bazen de kedilerin gözüktüğü penceresinden gözlerini "dışarı"ya dikmiştir. ilk fırsatta evden kaçılır. hedef eve gelen komşu teyzelerin, sokaktaki arkadaşların sürekli bahsettiği, içinde kocamaan dönen bir şey olan ve hatta çarpışan arabalar da olan panayırdır.
    ayağa 5 numara büyük gelen ters giyilmiş anne terliği, beyaz aklet ve neredeyse koltuk altına kadar çekilmiş mavi beyaz çizgili pijaması ile kasabanın ıssız sokaklarına renk katan bu küçük çocuğu çok geçmeden farkeder polisler. akabinde hemen karakola gidilir. ağlamaya başlayan çocuğa avunması için önce çokoprens verilir ve ardından sorgu sual başlar:

    polis: baban ne iş yapıyor senin bakalım?
    çokoprensiyle hayli meşgul küçük çocuk: boyacı.
    polis: peki annen çalışıyor mu?
    çocuk: evet.
    polis: peki ne iş yapıyor?
    çocuk: evi süpürüyor.
    !?!

    çok geçmeden gözyaşları çizgi filmlerdeki gibi iki yanında fışkırarak ağlayan anne ve babaanne karakola gelir. ne kadar babaanne tarafından korunmaya çalışılmışsa da anneden bir kaç tokat darbesi yiyerek ve polis amcalardan yüzlerce tembih alarak evin yolu tutulur. fakat hedefe ulaşılamamıştır. dönen şey hala oralarda biyerlerdedir. sonraki birkaç kaçma girişimi yine aynı hedef üzerine olmuş fakat daha sonra karakolda verilen çokoprens daha cazip gelmiş ve evden çıkma fırsatı bulunduğunda direk karakolun yolu tutulmuştur.

    (bkz: bu da böyle bir anımdır)
  3. yaşantımızın en ilginç, değişik, eğlenceli tanımlamasını hakeden anılardır.

    hala çözümleyemediğim-kesin olarak- ve kimseyle de paylaşmadığım çocukluk dönemimin uzun bir dönemini kaplamış ayrı ayrı anılar yumağına sebep bir durum.
    günlük yaşantımızın içinde azdan çoktan herkeste aynı yankılanmalara neden kelimeler cümleler vardır.ki sorunda, olay döngüsüde bendeki bu kopuşla kendini göstermişti; herkes de aynı anlama gelen kelimeler bende ,beynimde aynı anlamlarda ifadesini bulmuyordu,benim bambaşka bir alfabem, sözlüğüm vardı...durum ilerledikçe de, acayip olaylara gark oldukça da içime kapanmama sebep olmuştu.
    delilikle normallik arasındaki sınırda mı yaşadım, yoksa başka bir şey miydi?! hala bilmiyorum, belki de biliyorum da kabul etmek istemiyorumdur.
  4. 9 yaşımda "yerden yüksek" oyunu oynarken karşı kaldırıma yüksek diye çıkayım dedim. adımımı atmamla beraber bana bisiklet çarptı. o hızla uçmuşum, kendimi bir atın kucağında buldum. at arabasını altından çıkarttılar beni. birkaç dikişle kurtuldum ama atın yaşattığı tarvma bambaşlaydı:)

    (bkz: at altında kalan kurbağa)
  5. anne ve baba çalışmakta, kardeş kreşe gitmekte, o sıralarda yedi yaşında olan kahramanımız yaz tatillerinde pek bir başıboş kalmaktadır.

    üstelik herkesin annesi evdedir. kahramanımız sabah erken kalkar. her çocuk gibi böyle lüzumsuz bir alışkanlığı vardır. annenin masada bıraktığı kahvaltıya şöyle bir bakar ve dışarı çıkar. kimse dışarda değildir tabi. anneleri bırakmaz ki böyle erken. derken vakit ilerler, bir arkadaşı çıkar dışarı. oyunlar oynanır. çocuğu annesi eve çağırır. o gider, başkası gelir. kahramanımız dışarda devriye görevi görmektedir, ara elemandır.

    yine böyle bir yaz günü diğer çocuklar evlerindeyken bizim çocuk etrafı gözlemlemekte ve kim bilir çocuk aklıyla neler düşünmektedir... birden bacağında bir acı hisseder. siyah bir terrier gelip yapışmıştır zavallının bacağına. çocuk bacağını sallar, sallar, nihayetinde köpek ağzında çocuğun pantolonundan bir parçayla fırlar ileri. çocuğun çığlıkları sokağı doldurur. karşıdan bir amca gelmektedir. ağlayan çocuğa "korkma kuduz değildir." der ve gider. çocuk daha çok ağlamaya başlar. "bir de kuduz olucam" diye. neyse birileri gelip kahramanımızı hastaneye götürür.

    olay on yedi yıl önce yaşandığı için karnına kocaman bir aşı yaparlar. bu arada baba da hastaneye gelmiştir. hayvan hastanesine gidilir teşhis için. yoktur tabi köpek. eve gidince tüm bu eziyetin üstüne bir de baba kızar çocuğa. sanki çocuk "köpeğe gel beni ısır" demiş gibi... neyse ki diğer aşılar koldan yapılır ve o anlar çocuğun belleğine kazınır altın harflerle.

    "küçük emrah etkisi" yaratabildiysem bünyelerde ne mutlu bana!
  6. heroine miniminicikken evlerine yemeğe çat kapı misafir gelmiştir.babanın restoran sahibi arkadaşından zeytinyağlılar börekler sipariş edilir.misafirimiz de yemekleri çok beğenir ve aman efendim ellerinize sağlık ne zahmet ettiniz çok güzel olmuş gibi iltifatlar yağdırır.bunun üzerine
    küçük heroine-annem yapmadı kiii restorandan aldııııkkk. der

    tabi olay üzerine anne ufaklığı mutfağa çeker ve azıcık azarlar.dersini alan heroine bir dahaki sefere aynı hataya düşmeyecektir.

    bir süre sonra yine bir gün misafir gelir.bu sefer yine aynı restoran sahibinden balık sipariş edilir mangalda pişirmek üzere.
    heroine annesini mutfağa çeker ve sorar

    -sorarlarsa balıkları babam tuttu mu diyim?
  7. her bayramda harçlıklarla kendimize patlak fişek kız kaçıran gibi şeyler alır sokakta patlatırdık. sonra kuzenlerle toplanır bir pasteneye gider ve pasta yerdik. (bkz: çocuk olasım geldi) be sözlük
  8. @3148409
    benzerini bir daha bir daha yazmaya gerek yok sanırım... araba çizerken polise yakalanıp dayak yemek, kasalardan üzüm çalarken arıların saldırısına uğramak, poşetle dik yokuşlardan aşağı kaymak, bakkaldan bilimum patlayıcılar alıp piyasayı patlatmak, travestilerin ne yaptığını merak edip camlarına tırmanırken düşmek, ikisi asla çıkmadığı için bir türlü tamamlanamayan futbolcu resimleri albümü ve akabinde asla alınamayan orijinal futbol topu... gereksiz bir çaba, acaba siyahlara dokununca elimize kara bulaşır mı diye... sabaha kadar kesilmeyen çığlıklar arasında uyumaya çalışmak... anılar işte... acısıyla tatlısıyla, acılarını farketmeden tatlı gibi yaşadığımız çocukluk...
  9. bazen aile bireyleri tarafından, "komik" anı olarak her anlatıldığında yüz kızarmasına sebeptir:

    4-5 yaşlarındayım. büyük bir otelde mühendisler için gece düzenlenmiş, herkes eğlenirken, piyanist şantörün yanına gidip "amca ben şarkı söylemek istiyorum" demiştim. adamcağızda beni kırmayıp, tutuşturmuştu elime mikrofonu. sanıyor ki daha dün annemizini, mini mini bir kuşu söyleyeceğim..
    tam o zamanlarda da büyük seçim var. anavatan partisi'nin seçim müziği de sezen aksu'nun "en büyük kim?" adlı nadide eseri...

    ve, bilin bakalım ben o nadide eseri nasıl söyledim???

    hadi bakalım kolay gelsin
    bir acayip zor yarış
    bana ne aman ben anlamam
    pek hesaplı ince is

    anavatan en başta
    bu en büyük yarışta
    koşuyor mesut yılmaz
    gülerek gülerek en başta

    (bkz: @3125638)*
  10. ilkokulda bir kleptomanik olmam sebebiyle sıra arkadaşımın kalem kutusunu çalmıştım. sonra çok utandım tabi. hemen siyah bi'poşete koyup çöpe attım. resmi bi'gündü herhalde 23 nisan veya 19 mayıs gibi. sürekli askerler geçiyor polis arabaları falan. korktum beni almaya geldiler sandım. tuvalete saklandım. annemler gelene kadar da çıkmadım ağladım bütün gün. korku işte...