(benign, 20.04.2005 17:58 ~ 17:59)
o kadar çok ki hangisini nereye sığdıracağımı bilemem.
zamanı geri alabilsem keşke
hatırlamak istediğimde bir türlü hatırlayamadığım geçmiş güzel şeyler.
(idiot, 21.04.2005 19:08)
üzerinden yıllar geçse de unutulmayacak hatıralardır.
ben şanslıydım, benim mahalle arkadaşlarım olmuştu. çocukluk anılarımın baş rol oyuncularıydı onlar. okuldan eve dönünce zar zor kopartılan izinler, yazın gelmesiyle izinsiz, kahvaltıyı yapar yapmaz kapıya doğru hareketlenmeler, kapıdan anneye verilen sözler; “tamam anne, uzaklara gitmem, fazla seste yapmayız biz, sen çağırdın mı hemen eve gelirim, üstümü de kirletmem zaten”… verilen sözlerin hepsi arkadaşlarla buluşuncaya kadardır. onlarla birlik olunca çocukluk başlar.
gün boyu bir sürü oyun oynarsınız, oyunda anlaşmazlıklar çıkar küsersiniz birbirinize, sonra etraf gerginleşir. çok değil on, on beş dakika sessizliğe bürünen etraf tekrar coşar. etraftan izleyenler bu çocuklar hiç acıkmaz mı diye merak ederler. acıkırlar elbet ama bilirler ki eve yemek yemeye gidilince dönüşü olmaz bunun. akşam oldu bahanesiyle anneler çocuklarını zorla alıkoyarlar. direnir çocuklar, dayanabildikleri kadar dayanırlar.
aradan yıllar geçer, mahalle arkadaşları farklı şehirlere giderler ama bir gün dönerler kendi sokaklarına. tesadüfen karşılaşırlar zile basarken. akıllarına basıp kaçtıkları ziller gelir.
tencere, tava ne varsa hepsini ters çevirip elimdeki kaşık.oklava,vs. ile aile fertlerine yapılan konserler...
hatırlandıkça hayata bağlayan, masumiyetin hakim olduğu yıllardaki anılar.
çoğu diz kapaklarında, dirseklerde vb. bıraktıkları izler ile hatırlanabilen anılar.
zar zor hatırlanan lojmanların eve uzak yerinde mavi demirler diye isimlendirilen bölümde köşe kapmaca oynamak, hunharca demirlerin üzerinde dolaşmak, hanımeli sarılmış çatal kapının altından geçmeyi tercih etmemek ve inatla demirlere tırmanıp şortun t-shirt ün bir yerlerini parçalamak... girilmeyeceği bilindiği halde ki ilk bakışta da anlaşıldığı üzere pislikten girilmeyek bi havuza yine itinayla kıyafetleri de çıkarmadan hangi akla hizmet olduğu tartışılarak girmek... oynayacak lojman içi güzel alanların bulunmasına rağmen kömür deposunun oralarda oynamak her tarafını is yapmaktan kaçınmamak... çağla toplamak yine üstünü başını yırtma pahasına... ağaçların üzerindeki sümük görünümlü şeyleri "bal bunlar bal" diyerek yemekten kaçmamak ve yerken de içinden küfretmek :" kim keşfetti oğlum bunu iğrenç bir şey" diyerekten... kurbağaları seyretmek için su birikintilerine yığılmak ve şaka maksadı içeren aptalca itişmeler... eve ağlayarak dönmek tabi... korkudan mıdıdr bilinmez ayrıca... korkuyorsan ne yaklaşıyorsun.. çocukluk işte.. merdiven kenarlarındaki bölümü kaymak için kullanmak ama taşın üzerinde kayılamadığı için inatla kendini iteklemek ve genelde üzerimizde bulunan etek kafamıza çıkıyorken iç çamaşırımız paramparça olurdu.. sonra anneden işitilen azar.. çocukluk ama hepsi de masum...
acıyla hatırlananlardır. mesela; soğuk su istenen komşunun, yanlışlıkla(yener abi iyi adamdır) rakı vermesi sonucu ağlaya zırlaya eve koşmak.
(bkz:
alkol aldıktan sonra duygusallaşmak)
hiç olmayacak bir anda hatırlanan, insanı derin düşüncelere sürükleyen anılardır. olaylar, yaşananlar hayal meyal hatırlansa da, renkler unutulmaz asla. daha parlaktır. şekerler, rengarenk giysiler, atari oyunları, çizgifilmler, susam sokağı, 18'lik
mon ami pastel boyalar. büyüdükçe daha bir siyah beyaz oluyor sanki herşey.
annenin evin en karanlık odası olan yatak odasında uyumasından bıkmış küçük bünye bodrum katlarındaki evlerinin sadece insanların ayaklarının ve bazen de kedilerin gözüktüğü penceresinden gözlerini "dışarı"ya dikmiştir. ilk fırsatta evden kaçılır. hedef eve gelen komşu teyzelerin, sokaktaki arkadaşların sürekli bahsettiği, içinde kocamaan dönen bir şey olan ve hatta çarpışan arabalar da olan
panayırdır.
ayağa 5 numara büyük gelen ters giyilmiş anne terliği, beyaz aklet ve neredeyse koltuk altına kadar çekilmiş mavi beyaz çizgili pijaması ile kasabanın ıssız sokaklarına renk katan bu küçük çocuğu çok geçmeden farkeder polisler. akabinde hemen karakola gidilir. ağlamaya başlayan çocuğa avunması için önce çokoprens verilir ve ardından sorgu sual başlar:
polis: baban ne iş yapıyor senin bakalım?
çokoprensiyle hayli meşgul küçük çocuk: boyacı.
polis: peki annen çalışıyor mu?
çocuk: evet.
polis: peki ne iş yapıyor?
çocuk: evi süpürüyor.
!?!
çok geçmeden gözyaşları çizgi filmlerdeki gibi iki yanında fışkırarak ağlayan anne ve babaanne karakola gelir. ne kadar babaanne tarafından korunmaya çalışılmışsa da anneden bir kaç tokat darbesi yiyerek ve polis amcalardan yüzlerce tembih alarak evin yolu tutulur. fakat hedefe ulaşılamamıştır. dönen şey hala oralarda biyerlerdedir. sonraki birkaç kaçma girişimi yine aynı hedef üzerine olmuş fakat daha sonra karakolda verilen çokoprens daha cazip gelmiş ve evden çıkma fırsatı bulunduğunda direk karakolun yolu tutulmuştur.
(bkz:
bu da böyle bir anımdır)
yaşantımızın en ilginç, değişik, eğlenceli tanımlamasını hakeden anılardır.
hala çözümleyemediğim-kesin olarak- ve kimseyle de paylaşmadığım çocukluk dönemimin uzun bir dönemini kaplamış ayrı ayrı anılar yumağına sebep bir durum.
günlük yaşantımızın içinde azdan çoktan herkeste aynı yankılanmalara neden kelimeler cümleler vardır.ki sorunda, olay döngüsüde bendeki bu kopuşla kendini göstermişti; herkes de aynı anlama gelen kelimeler bende ,beynimde aynı anlamlarda ifadesini bulmuyordu,benim bambaşka bir alfabem, sözlüğüm vardı...durum ilerledikçe de, acayip olaylara gark oldukça da içime kapanmama sebep olmuştu.
delilikle normallik arasındaki sınırda mı yaşadım, yoksa başka bir şey miydi?! hala bilmiyorum, belki de biliyorum da kabul etmek istemiyorumdur.
9 yaşımda "yerden yüksek" oyunu oynarken karşı kaldırıma yüksek diye çıkayım dedim. adımımı atmamla beraber bana bisiklet çarptı. o hızla uçmuşum, kendimi bir atın kucağında buldum. at arabasını altından çıkarttılar beni. birkaç dikişle kurtuldum ama atın yaşattığı tarvma bambaşlaydı:)
(bkz:
at altında kalan kurbağa)
anne ve baba çalışmakta, kardeş kreşe gitmekte, o sıralarda yedi yaşında olan kahramanımız yaz tatillerinde pek bir başıboş kalmaktadır.
üstelik herkesin annesi evdedir. kahramanımız sabah erken kalkar. her çocuk gibi böyle lüzumsuz bir alışkanlığı vardır. annenin masada bıraktığı kahvaltıya şöyle bir bakar ve dışarı çıkar. kimse dışarda değildir tabi. anneleri bırakmaz ki böyle erken. derken vakit ilerler, bir arkadaşı çıkar dışarı. oyunlar oynanır. çocuğu annesi eve çağırır. o gider, başkası gelir. kahramanımız dışarda devriye görevi görmektedir, ara elemandır.
yine böyle bir yaz günü diğer çocuklar evlerindeyken bizim çocuk etrafı gözlemlemekte ve kim bilir çocuk aklıyla neler düşünmektedir... birden bacağında bir acı hisseder. siyah bir terrier gelip yapışmıştır zavallının bacağına. çocuk bacağını sallar, sallar, nihayetinde köpek ağzında çocuğun pantolonundan bir parçayla fırlar ileri. çocuğun çığlıkları sokağı doldurur. karşıdan bir amca gelmektedir. ağlayan çocuğa "korkma kuduz değildir." der ve gider. çocuk daha çok ağlamaya başlar. "bir de kuduz olucam" diye. neyse birileri gelip kahramanımızı hastaneye götürür.
olay on yedi yıl önce yaşandığı için karnına kocaman bir aşı yaparlar. bu arada baba da hastaneye gelmiştir. hayvan hastanesine gidilir teşhis için. yoktur tabi köpek. eve gidince tüm bu eziyetin üstüne bir de baba kızar çocuğa. sanki çocuk "köpeğe gel beni ısır" demiş gibi... neyse ki diğer aşılar koldan yapılır ve o anlar çocuğun belleğine kazınır altın harflerle.
"küçük emrah etkisi" yaratabildiysem bünyelerde ne mutlu bana!
heroine miniminicikken evlerine yemeğe çat kapı misafir gelmiştir.babanın restoran sahibi arkadaşından zeytinyağlılar börekler sipariş edilir.misafirimiz de yemekleri çok beğenir ve aman efendim ellerinize sağlık ne zahmet ettiniz çok güzel olmuş gibi iltifatlar yağdırır.bunun üzerine
küçük heroine-annem yapmadı kiii restorandan aldııııkkk. der
tabi olay üzerine anne ufaklığı mutfağa çeker ve azıcık azarlar.dersini alan heroine bir dahaki sefere aynı hataya düşmeyecektir.
bir süre sonra yine bir gün misafir gelir.bu sefer yine aynı restoran sahibinden balık sipariş edilir mangalda pişirmek üzere.
heroine annesini mutfağa çeker ve sorar
-sorarlarsa balıkları babam tuttu mu diyim?
düşünüldüğünde gülümseten, hey gidi günler hey, vay be zamanında neler de yapmışız, keşke o günlere dönebilsek, çocuklarımız da böyle şeyler yaparlar mı acaba, bizim gibi bunları hatırlayanlar varmı ki, ahh kaç sene geçti aradan gibi cümleler kurduran, eski ama çok eski hatıralardır.
- bir keresinde havuzda kendimi boğmaya çalıştığımı hatırlıyorum, ya da bana hatırlattılar. resmen salaklıkmış ya ne anısı, bak yine güldürdü beni. ahh ahh kaç sene geçmiş aradan, nelerde yapmışım,benim gibi bunları hatırlayanlar varmıdır acaba, çocuklarım da böyle salaklıklar yapar mı ki, hey gidi günler hey.
(bkz:
örneğin cümle içinde kullanımı)
her bayramda harçlıklarla kendimize patlak fişek kız kaçıran gibi şeyler alır sokakta patlatırdık. sonra kuzenlerle toplanır bir pasteneye gider ve pasta yerdik. (bkz:
çocuk olasım geldi) be sözlük
her zaman yarım yamalak, bazı kısımlarında kesinlikle eksik bir şeylerin olucağı ve bu eksikliklerin hayal gücüyle tamamlanacağı hatıralardır. özellikle bisikletten düşme, yaşlı komşu teyzelerle sınırsız dalga geçme hikayeleridir. kedilere işkence yöntemlerine değinmek dahi istemiyorum.
an itibariyle duyduğum ve çok şaşırdığım biraz da utandığım anıdır. ben olayı hatırlamıyorum ama karşı tarafın aklına o denli işlemişki aradan geçen 18 yıl olayı unutturamamış sonra bana da anlattı sağolsun
*
efenim günlerden bir gün ben ve bana bütün çocukluk, ilk gençlik ve bence hala aşık olan komşumuzun oğlu hedecan köydeki evimizin bahçesinde oynuyormuşuz. bu olayı msn de anlatıyo bu arada hangi mantıkla bilmiyorum ama bende ısrar ettim baya anlat diye. herneyse konu dağılmasın. sonra ben biraz inatçı bi kızdım hatırlıyorum hani annem şunu giy derdi ben gider en olmadık şeyi giyerdim falan. gene gidip en olmadık bi yırtık pijamamsı bişey giymişim. arası da delikmiş. içimde de bişey yokmuş, skandal. merdivenlerde oturuyomusuz ben üstte o bi basamak altta olaya bakarmısın. yeri de ayarlamış yani. hiç tepkisiz kalmış ben o yaşta öyle bişey görsem 'aaa o ne yaa bende niye o yookk ac bakayımm açç annneee çabuuk geelll' gibisnden bişeyler söylerdim heralde. kalmış o çocum kısa süreli bi şok mu yaşadı artık unutamamış zaten hey allahım. bundan dolayımı bana olan bu denli büyük aşk acaba onu da düşünmüyor değilim artık. ya da daha sonra onun gelişmiş haliyle ilk karşılaşması aradaki o fark felan nası bi duyguydu o kadar derine inemedim tabi. yok yok o farkı gene benimkiyle kıyaslamadı lan oha. keşke ısrar etmeseydim yaa bütün büyüsü bozuldu olayın sen onca sene sakla felan sonra bi gün beraber büyüdüğün arkadaşın gelsin desin 'ohoooo ben onu 4 yaşında gördüm bee' aman allahım büyük bi travma yasıyorum. başta güldüm ama kızcagımı sandı felan dedim çocukluk ama şimdi düşünüyorum o kadar oyunlar oynamışız bi sürü yere gitmişiz ilkokul, lise, üniversite hep birbirimzden haber almışız ortada hazin bi aşk olayın dibinde yatana bak sen. vay anasını, vay hedecan bee senden hiç beklemezdim hıh.
ama ben hala yanlış hatırladığını umuyorum kesin yan evin kızı verengülünkini gördü ama bana aşık olduğu için beni oturttu olaya. de mi yaa bence kesinn öylee, evet evet verengül..
@3148409
benzerini bir daha bir daha yazmaya gerek yok sanırım... araba çizerken polise yakalanıp dayak yemek, kasalardan üzüm çalarken arıların saldırısına uğramak, poşetle dik yokuşlardan aşağı kaymak, bakkaldan bilimum patlayıcılar alıp piyasayı patlatmak, travestilerin ne yaptığını merak edip camlarına tırmanırken düşmek, ikisi asla çıkmadığı için bir türlü tamamlanamayan futbolcu resimleri albümü ve akabinde asla alınamayan orijinal futbol topu... gereksiz bir çaba, acaba siyahlara dokununca elimize kara bulaşır mı diye... sabaha kadar kesilmeyen çığlıklar arasında uyumaya çalışmak... anılar işte... acısıyla tatlısıyla, acılarını farketmeden tatlı gibi yaşadığımız çocukluk...
merdaneli çamaşır makinesi dönemindeyiz. la fragola dolce hayatı boyunca en hamaratlı olduğu çağında, yani 4 yaşında. anne çamaşır yıkarken hayranlıkla izlenir ve her seferinde anneye '' anneciğim ben de çamaşır yıkamak istiyorum. '' denir fakat nafile anne buna izin vermez.
bir gün anne mutfakta yemek yaparken la fragola dolce banyoya girer ve annenin yeni aldığı yaklaşık 3-5 adet havluyu daha etiketleri kopmamış bile olsa yıkamaya karar verir. ilk iş olarak havluları tuvaletin içine atar, üstüne de bir kutu deterjan döker, sifonu çeker sanırım böyle temiz olduğuna inanmaz ki tuvalat fırçasıyla havluları merdane misali karıştırır. sonuçta tuvalet köpürür, sular yere taşar, havlular çöpe gider ve anne çığlık atar.
şimdi bir de bana yardım etmiyosun der, zamanında izin vermemişsin ki.
la fragola dolce nin 3 yaş dönemindeyiz. bir gün anne yine kahvaltı sofrasını toplamaktadır, bu yüzden salon mutfak arası mekik dokur. kızının yaramazlığını bildiğinden olsa gerek gazete okuyan babaya, göz kulak olması tembih edilir, baba tamam der geçer. annenin mutfakta olduğu bir ara la fragola dolce masanın üstünde duran bir kalıp yağı alır -- sanırım o zaman kase yağ yoktu, veya o an evde yoktu.-- ve sabun misali vücuduna sürer, daha sonra da bütün saç yağlanır. anne salona girer, babayla kavga eder, ve sıcak ama cidden çok sıcak suyla o yağları kızının kafasından arındırır.
bir gün annenin çok yakın bir arkadaşının evine gidilir. saatlerce kadınlar muhabbet eder ve bir ara la fragola dolce nin tuvaleti gelir bunu da annesine söyler. anne kızını tuvalete götürür fakat kızı tuvaleti pis bulur ve bir süre daha dayanabileceğini söyler. aradan biraz zaman geçer ve televizyonda çok komik bir sahne yer alır, la fragola dolce güler ve güldüğü an olanlar olur, salonun parkeleri (bkz:
afedersiniz ama) çiş içinde kalır. anne rezil olur, ev sahibi teyze ise hala la fragola dolce yi görünce bu anıyı anlatır.
bazen aile bireyleri tarafından, "komik" anı olarak her anlatıldığında yüz kızarmasına sebeptir:
4-5 yaşlarındayım. büyük bir otelde mühendisler için gece düzenlenmiş, herkes eğlenirken, piyanist şantörün yanına gidip "amca ben şarkı söylemek istiyorum" demiştim. adamcağızda beni kırmayıp, tutuşturmuştu elime mikrofonu. sanıyor ki daha dün annemizini, mini mini bir kuşu söyleyeceğim..
tam o zamanlarda da büyük seçim var. anavatan partisi'nin seçim müziği de sezen aksu'nun "en büyük kim?" adlı nadide eseri...
ve, bilin bakalım ben o nadide eseri nasıl söyledim???
hadi bakalım kolay gelsin
bir acayip zor yarış
bana ne aman ben anlamam
pek hesaplı ince is
anavatan en başta
bu en büyük yarışta
koşuyor mesut yılmaz
gülerek gülerek en başta
(bkz:
@3125638)
*