|
|
- gurur kırıcıdır.
aslına bakılırsa ergenliğe kadar çocuklar için ayrıca kurulan yer sofraları ile ilgili hiçbir sorunum olmamıştı. ama ne zaman ''ben adam oldum, delikanlı oldum, sokağın kızları artık bana emanet'' havasına girip, elimde zincir sallamaya başladım, işte o zaman her şey batmaya, her şey ters gelmeye başladı.
o zamanlar da begüm'den feci hoşlanıyorum. bizim okulda. çok uzaklardan da akrabamız mıymış, köylümüz müymüş, neymiş, tam bilmiyorum ama feci hoşlanıyorum. lisenin başı... akşam olunca, ramazan dolayısıyla yemeğe davetliyiz kendilerine. çok heyecanlıyım. evde bi o kıyafeti deniyorum, bi o kıyafeti. saçları bir yana, bir arkaya... maymuna dönüyorum adeta.
''iron maiden tişörtünü giymeliyim.''
''saçları dikmeliyim.''
''bıyıkları kessem mi acaba? yok yok iyi böyle, erkeksi...'' (bıyık dediğim de, tayyip bıyığının kerpetenle yarısı alınmış hali)
''-satanist mi olacan lan başımıza- der ağzımıza sıçar peder şimdi, çıkaralım şu tişörtü. eminem tişörtü de iyi.''
''asetatla şöyle bileğime bi şey yazayım... d-e-a-t-h.. evet nefis oldu. ama peder bey görmesin sakın, begüm görsün yalnız.''
''serçe parmağımın tırnağını da gördü mü tamamdır bu iş.''
iftara 10 dakika kalana kadar da son derece iyi gitmiştim halbuki. begüm'ün babasının okul ile sorduğu sorulara kısa ve öz cevaplar, ''evet iyi kamil amca'', ''he kamil amca he...'', hafif sklemez tavırlar... begüm'ün mutfakla yemek masası arasında getir götür işi yaptığı zaman dilimi arasında, yukarda allah var, şovumu gayet iyi yaptım. hatta bir ara bacak bacak üstüne bile attım - ki biz de babanın karşısında bacak bacak üstüne atmak '' bu arada baba ben gay oldum, doyasıya vurduruyorum'' demekle eşdeğer olduğundan nasıl bir risk taşıdığını anlamışsınızdır umarım-
''hadi, yemeğe oturalım iftara 10 dakka kalmış'' sözüyle hepimiz ayaklandık. hepimiz dediğim, o akşam tek misafir biz olmadığımızdan baya kalabalık, 3-4 ailelik bir güruhtan bahsediyorum. yaklaşık 14-15 kişi kadarız ve bunların bir çoğu küçük sümüklü velet. harbi sümüklü. biri çoktan orucunu bozmuş bile. (sadece tek başına 4 tane begüm'ün annesi vesile yenge doğurmuş bu arada, toplam 6 çocuk var ortamda, çok iyi hatırlıyorum)
ben hemen kaptım bi sandalye oturdum yerime. tabağımı falan aldım önüme, bileğimi de hafiften sıyırdım. gözlerimi de uzaklarda bir yere sabitleyip, begüm'ün ''çok pis düşünüyor bu çocuk, sanırsam bir formül üzerinde yoğunlaştı ya da yaşam üzerine teoriler, kim bilebilir'' diye düşünmesini bekledim. ta ki begüm'ün annesinin ''oğlum sen istersen şuraya geç, ancak sığarız'' uyarısına kadar. o ana kadar gözüme ilişmemiş, ana sofranın hemen dibinde, yere kurulmuş -afedersiniz- skindirik sofrayı gördüm. bir an gözlerim yaşla dolmadı desem yalan olur. babamın ''hadi kalk oğlum, kalk'' uyarısıyla hüzünlü bir müzik eşliğinde yer sofrasına zorunlu olarak geçtim.
bilmeyenler için birazcık anlatayım; bu çocuklar için kurulan yer sofrası bir çok 3 ila 10 yaş arası çocuktan oluştuğundan mütevellit, bildiğin pislik yuvasıdır. annesi alana kadar çocuğun sümüğünün yemeğin içine doğru süzülmesini izler durursunuz. biri suyu döker, ekmeğiniz ıslanır, yiyemezsiniz. biri durmadan ''anne'' diye bağırır, annesi duymaz, sinir olursunuz. biri salak salak çatalla çorba içmeye çalışır. diğeri bütün ekmeğin içine komple elini sokar, içini çıkarır yer, size koca kabuk kalır. öbürküsü köfteyi elinde yoğurur yoğurur size uzatır yemeniz için. bunu gören annesi ''vah canım, ah canım, bak abisine veriyo yemeğinden.. al abisi sen de, yoksa küser'' der.
kimse ''çocuktur, sübyandır onlar, masumcacık, minicik, ufacık, aman da aman'' demesin. o sofra bildiğiniz hilkat garibelerinin sofrasıdır. dolayısıyla o akşam da hiç farklı değildi. benden 2 yaş küçük anıl'ın bile ana sofrada olmasını içime yedirmeme rağmen, annesinin begüm'e habire ''çocuklara da pilav koy'', ''çocukların bak suyu bitmiş mi?'' ''çocuklara da salata ver'' ''çocuklar... çocuklar.. çocuklar..'' demelerini yediremedim.
+18
''çocukların amına koyyim ben emi''
+18
begüm'ün her bizim sofraya tabak koymaya gelişinde, başta kurduğumu sandığım karizmamın nasıl bir balon gibi söndüğünü düşünsem de, daha ağır basan bir duyguyla, ergenlik feci zamanlar, her eğilişinde hafifçe açılan tişörtünün içine istemsizce bakmadan da edemiyordum. onun da gözünde çocuk mertebesine düştüğümden olacak, gördüğü halde hiç tepki vermiyordu bu duruma. ta ki küçük kardeşinin pişkin pişkin ve anırarak ''nereye bakıyoooon'' diye bağırmasına kadar. hemen konuyu dağıtmak adına ''eniscim sen ingilizce biliyo musun bakayım, 5 e kadar saymasını öğreteyim mi sana, ha, öğretim mi?!..'' demem bile çok işe yaramadığından olacak begüm hemen tişörtünü düzeltip gitti.
akşam çay içme mevzunda da farklı bir uygulama ile karşılaşmadım. 2 yaş küçük anıl'a bile sorulmadan getirilen koyu çay, bana ''soğuk su katmamı ister misin evladım'' şeklinde sunuluyordu. anıl'a sorulan ''hangi üniversiteyi istiyorsun'' sorusu bana ''büyüyünce ne olmak istersin'' olarak soruluyordu. bense o akşam begüm'ün gözünde bittikçe bitiyordum.
geçenlerde öğrendim, nişanlanmış. 2 yaş küçük anıl'la.
o akşam o ana sofrada anıl yerinde ben olsaydım diye düşünmeden kendimi alamıyorum desem külliyen yalan olur. umrumda değil artık. zira o akşam ki en büyük pişmanlığım '' büyüyünce astronot ya da dublör olmak istiyorum, bilmiyorum tam olarak'' cevabımdı.
- (bkz: misafir gelince mutfakta yemek yiyen çocuk)
- (bkz: misafir gelince yerde yatan çocuk)
- eğer ortam kalabalıksa çocuklara masada yer verilmemiş olabilir, o çocuklardan biri belki de sizsinizdir zamanında. esas insana dokunan 21 yaşında olup hala çocukları sofrasında yemektir. hep beni o sofrada oturmaya zorlayan çocuklara şunu söylemeyi istemişimdir:
"lan ben mi doğurdum sizi, ananız var babanız var biraz da onların yakasına yapışın."
(ama şimdi şöyle bir düşündüm, çocuklara o kadar yüz vermesem peşimde "apla, apla!" diye dolaşmazlardı herhalde.)
|