bosnalı bir çocuğun annesine sorduğu sorudur; "çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi anne?"
ölümü kabullenmiş bir çocuk düşünün, hayal gücünüz o kadar acımasız olabiliyorsa.. üstelik öldürülmeyi kabullenmiş bir çocuk olacak bu.. tek isteği bari küçük kurşunla ölebilmek...
böylesi bir dünyada yaşıyoruz işte.. hala şımarıklıklarımızdan kurtulamadan "hayat boktan, sevgilim beni terk etti, yaşamak istemiyorum, mutsuzum" serzenişlerindeyiz..
biraz daha düşünün n'olur..
bir yerlerde çocuklar ölüyor...öldürülüyor..
eğer oyun oynarken bir yerde mayına basmazlarsa, veya tamamen askeri bir operasyon denmesine rağmen milyonlarca sivilin bulunduğu yerleşim yerlerine askeri uçaklarla bombalar bırakılmazsa doğru olabilecek varsayım.
çok değil 12 yıl * önce söylenmiş söz, insanlık mı? bu söz söylendikten hemen sonra onuda srebrenica da bir toplu mezara gömdük.
(bkz: srebrenica katliamı)
bir yerde okuduğumda ya da duyduğumda beynimden vurulmuşa çeviren, o an ilgilendiğim ne varsa bırakıp düşünmeye ve lanet etmeye mahkum bırakan cümledir.
çeçenistan'daki savaştan kaçan mültecilerin sığındıkları fener mülteci kampı'nda çekilen ve cnntürk'te yayınlanan 5n1k'da gösterilen belgeselde/ haber dosyasında bir benzerine rastladığım iç acıtıcı cümle.
malum belgeselde henüz onlu yaşlarının başında güzel mi güzel bir çeçen kızı (kız çocuğu), türkçe bilmeyen annesine -babası savaşta ölmüş ve bu uzun yolculuğa annesiyle birlikte çıkmışlardır- tercümanlık yapıyor. gazeteci ablası -abisi de olabilir, belgeseli çok uzun zaman önce seyretmiştim, detayları unuttum; yanılma payım saklıdır- sorular soruyor, kızımız bildiklerini cevaplıyor bilmediklerini annesine soruyor.
önce savaşı anlatması isteniyor kızımızdan. çok iyi bilmediği türkçe'nin de tedirginliğini yaşayarak anlatmaya başlıyor. üzülerek farkediyorum ki, kızımız anlattıklarından hiç etkilenmiyor; bir üçüncü kişilerin başına gelmiş gibi "evimizi yaktılar" diyor. "annemle, arka odaya saklandık; evi aradılar ama bizi görmediler" diyor. "sabah olunca hemen kaçtık ordan" diye ekliyor. "nasıl bastılar evinizi?" diye soruyor gazeteci. kızcağız çok normal bir şeyden bahseder gibi giriyor söze, "hani bilirsiniz, diyor -bilir miyiz?!-, içine girdiği duvarı deprem yaratarak yerle bir eden bir füze türü vardır. önce girer içeri, patlamaz, evi titretmeye başlar, sonra yıkar deprem gibi. ondan atmışlardı evimize. kaçmaya fırsatımız yoktu, saklandık. evimizin bir kısmı yıkıldı. yıkılmayan kısmında biz vardık."
anneden konuşması isteniyor, çekingen, mahçup kadın, kızı aracılığıyla birşeyler geveliyor. duygulanıyor. susuyor.
bir yaşlı amca geliyor o arada görüntüye. çok az türkçe bilen amcamıza da kızımız tercüman oluyor. amca en az yetmiş yaşında gösteriyor. yaşını soruyor küçük kız aracılığıyla gazeteci abla ve şaşırıp kalıyor: elli üç. adam, gözleri dolu dolu " beni savaş yıprattı. çektiklerimi bilseniz.." diyor. tek başına kaçıp gelmiş, burya sığınmış. kimi kimsesi yok. çektiklerini hissedebiliyorum.
bazı kişiler giriyor kareye, çıkıyorlar tek tek. hepsinin gözleri dolu dolu.
burda bir şey dikkatimi çekiyor: görüntüye girip çıkan, gözleri dolu dolu olanların tamamı yetişkin insanlar. çocuklara bakıyorum sonra daha bir dikkatle, hepsinde ayrı bir kanıksamışlık, ayrı bir çocuksu mutluluk, umut. sevinsem/ gülsem mi üzülsem/ ağlasam mı?
anlıyorum ki savaş onların küçücük dünyalarında büyüklerinki kadar köklü acılar bırakmıyor. çünkü çocuk daha iyiyi göremeden kötüye, mutluluğu göremeden mutsuzluğa, acıya alışmış oluyor ve özlemini duyacağı daha iyi bir şey görmediği için, mutsuz olmaya da gerek görmüyor. kafası kopmuş bir beden, bir yetişkin için sarsıcı olabiliyor evet ama daha altısında, yedisinde bedeninden ayrılmış başlar gören çocuk için bu çok normal olabiliyor. onlar için savaşsız bir dünya yok, olamaz da. onlar "savaşın çocukları" zira.
bir tarafta annesine "o şekerle yetinmek zorundasın" dediği için sinir krizleri içinde "yetinemem anne!" diye bağıran (youtube'da videosu var bu çocuğun ve görmeyen kalmadığını düşünüyorum) tüketim dünyasının çocuğu histerik çığlıklarına devam ederken ve biz o çocuğa "aman da aman ne kişilikli çocuuuk!" diye hastalıklı hayranlarımızı sunarken, diğer yanda kanı, ölümü, acıyı kanıksamak zorunda kalan savaş çocukları o şekerin tadını dahi bilmeden sefaletin kök saldığı mülteci kamplarında çürüyüp gidiyorlar. ölüme şaşırmayan, ölümün bir kurşunla gelmesi gerektiğine neredeyse iman etmiş bulunan savaş çocuğunun tek şımarıklığı da kendisi için bir "küçük kurşun" istemek oluyor. şeker mi? o da ne?
---------------------------------------------------------------------
"hani bilirsiniz, içine girdiği duvarı deprem yaratarak yerle bir eden bir füze türü vardır."
bilmeyiz çocuk; biz bilmeyiz. ama sen biliyorsun. benim bilmememe de şaşıyorsun evet. haklı mısın? belki. ve sen bunları anlatırken ağlamıyorsun. hatta gülebiliyorsun arada. senden on yaş büyük ben ağlıyorum. sen çocuk halinle benim ağladığım şeye gülüyorsun. ne diyebilirim.
oya baydar' ın mükemmel kitabı kayıp söz'ün ilk cümlesidir "çocukları minik kurşunla mı öldürürler anne?"
okur okumaz insanlık adına utandığımdan kitabın kapağını kapatıvermiştim elimden başka şey gelemediğinden. bir de nazım hikmet'in kız çocuğu şiirinden bestelenmiş şarkı geldi geldi aklıma: çocuklar öldürülmesin;şeker de yiyebilsinler..