bazı zamanlarda hayatın yükünden ezilip, hani o hiçbir derdin, sorumluluğun olmadığı; dizlerimizdeki yaralarnın kabuklarını yolduğumuz, yolarken de garip bir zevk aldığımız; bir kaç şekere dünyayı bile unutacağımız zamanları hatırladığımızda duyduğumuz o buruk özlem...
anne eli değer omzuna bölmek için rüyanı ve yine anne dudağıdır,yanağına değip de sana gözlerini açtıran.böyle başlarsın güne eğer çocuksan ve yataktan aşağı bir zıplayış kadar neşeli,tatlı bir mızmızlanma kadar nazlıdır güne başlamak.
her yeni sabah kocaman limonlu bir lolipop sunar sana bulutların arasından doğan,batarken de portakallıdır aynı lolipop,gökyüzü masmavi berrak bir deryadır sanki ve sen durmaksızın uçacağını hayal edersin orada.bulutlar tavşan olurlar senin için,ya da dilersen kelebek.ayı olup da avcıyı kovalarlarsa gülersin,iki takıma ayrılıp da savaşırlarsa heyecan içinde seyredersin.çok kızıp da siyaha dönüştüklerinde üzülürsün çünkü yağdırdıkları yağmur eritmiştir limonlu lolipopunu.fakat çok sürmez bu üzüntü.hemen akabinde yağmurun tadını çıkarmaya başlarsın.her bir damla senin için düşüyordur sanki gökyüzünden.avcuna,kollarına,yüzüne,burrnuna düşmek için yarışıyorlardır sanki kendi aralarında.bunu düşünür ve gurur duyarsın.yağmur bile yeryüzüne senin için gönderilmiş bir lütuftur ne de olsa..ev,koca bir lunaparka dönüşür yağmurlu havalarda.her bir köşe ayrı bir oyun alanıdır artık senin için.her uzaktan kumanda tüfek,her oklava kılıç,her koltuğun tepesi üzerine çıkıp da "hi mennnnn!!!* güüüüç bende artıııııık!!" diye bağırılacak bir dağ,her masa örtüsü pelerin ve her boş koli uzay gemisidir.hele bir de annen komşuya gitmeye karar verdiyse,ev artık değil lunapark,adeta bir cennettir.tüm aynalar bir anda hayranlarınla dolu birer sahneye dönüşür.makyözün olmasa bile makyaj malzemen boldur.önündeyse koca bir gardrop uzanmaktadır,içi sana büyük gelen kıyafet ve ayakkabılarla dolu.ama önemsizdir bu!önemli olan,senin tüm dünyanın görüp görebileceği,sesi,dansı ve güzelliğiyle en muhteşem star olduğundur!yalnız yine de sevdiklerin listesinde pek üstlerde yer almaz yağışlar,kışlar,sonbaharlar...ne kadar olsa engelleyicidirler çünkü.
arkadaşlarını yanına katıp,uçsuz bucaksız sandığın o mahalleyiyi keşif gezilerine çıkmana,topraktan yemek yapıp,topraktan tepeler kaleler yapıp,toprakla debelenip,toprakla bir olmana,iki ağaç arasına ip gerip voleybol kariyerin için eğlenceli başlangıçlar yapmana,bisikletle yan mahalleye gidip sana laf atan çelimsiz oğlanlarla dalaşmana,dayak atıp dayak yemene,elma ağacına çıkıp tekrar aşağı inememene,ağaçlara tırmanıp,dallardan sallanıp,dalları kırıp,kızgın apartman sakinlerinden azar işitmene,"anneeeeeeeeeee!!!!!!!!! mısırcı geçiyoooooooooooooo!!!!paraaaaaaaaa....." diye seslenip,mısırcının peşinden koşup,bitmiş mısırın koçanı senin için çoktaaan tabancaya dönüşmüşken,dişlerinin arasında sarı sarı mısırlar olmasına rağmen ağzınla "çiyuff!!çiyuff!!" diye sesler çıkarmana,bulduğun her yavru pisiye evden süt,yavru olmayanlarına ekmekli süt,köpekçiklere köfte aşırmana,koşarken düşüp dizini kanatmana,arkadaşlarının kanayan yarana tükürükle yumuşatılmış toprak ve üzerine yapıştırılmış yaprak koyarak pansuman(!) yapmasına,sabah 8..akşam 8...bahçede mesai yapmana engeldir yağmurlu havalar.bir de okul vardır tabi tüm bu şahane mesaiyi kısıtlayan ama bununla da başedebileceğini pekala bilirsin.çok bir vaktini almaz okulun da sana sunulmuş ne büyük bir nimet olduğunu keşfetmen.sek sek hanelerini yere çizmek için bir dolu tebeşir,köşe kapmaca oynamak için ideal bir yığın köşe,kayarak inmek için merdiven trabzanları,kavga etmek için bir dolu çocuk ve hatta iyi geçinmek için daha fazla çocuk,ama en çok da kovalamaca ve don-ateş oynamak için çocuk..
güzeldir çocuk olmak..pastel boyalarınla çizdiğin pencereden içeri girmesidir hayatın her sabah,istediğin herşeyi bir fırça darbesiyle istediğin renge boyayabilmendir..o yüzden en büyük ressamlar çocuklardır ya..sevginin su katılmamamış haline şahitlik etmektir çocukluk;hayatı karşılığında hiçbir şey beklemeden sevmek.gözünü açtığında o günün sana ne getireceğini düşünüp endişelenmemek ve gecenin sana peter pan ı getirmesi için dua etmek...güzeldir çocuk olmak...
en güzelidir çocuk olmak..
o yüzden çocuk kalırsın bir ömür..en azından kalmak için ayak dirersin...başarabildiğin ölçüde de az özlersin..
sadece sokakta mermer parçalarıyla kutu kola boşlarını devirmeye çalışıp çıldırasıya bağrıştığımız, yorgunluktan geberene kadar bisiklet üstünde yarış yaptığımız zamanları düşününce hissettiğim durumdur. yoksa o kadar okulu tekrar oku, o kadar sınava tekrar gir, o kadar azarı tekrar ye, o kadar hastalığı tekrar yaşa, o kadar problemle tekrar uğraş, kısacası o kadar yaşamı tekrar yaşa, çok zordur çok. bu nedenle de özlesem bile bu özlemim ancak bir kaç saniye sürer, sonra "amaan ne gerek var ya" diyerek son bulur.
aslında bunu iki şekilde değerlendirmek isterim. tümünden çocuk olmak isteyen bir insan, tümünden "ya keşke bir zaman makinesi olsaydı da çocukluğa dönüp dönü orada kalsaydım" insan yanlıştadır bence. bu kaçmaktır. sağlıklı bir insan kaçmamalıdır.
ama çocukluğu özlemekten kasıt, çocukluğun saflığı ise bu da insanın kendi elindedir. tamam, çocukluğu bu yönden istemek haklı bir iştir ama çaresizmiş gibi öylece "ah nerde o çocukluğun saf hali" demek yanlıştır. çünkü bir insan isterse saf olabilir. irade vardır. tutup da "kirlenmiş düşünceler"e bok atmak yanlıştır. o kirlenmiş düşünceleri insan kendi düşünür çünkü. menfaatçilik, kıskançlık, düzencilik vs gibi yalan dolan işler, kirli düşünce sistemleri hep insanın kendi elindedir. insan iradeye hakimdir ve eğer isterse o tip şeyleri aşabilir. sevgiliyle çocuk saflığında bir sevgi yaşayabilir insan isterse. eğer birileri bunu yapamıyorsa bunu "artık çocuk değiliz ve böyle olduk" diyerek fesat ve kirli hallerine olsa olsa sadece kılıf uyduruyordur.
hayatın ağır sorumluluklarını kaldıramayan, yaşadıklarından pişman olan, boka batmış yaşamından arınmak isteyen insanların duyduğu acı veren özlemdir.
15 yıl öncesinde yapılmış bir ses kaydım vardı, küçük bambuk ablalarıyla konuşuyor, kasete kayıt yapıldığı için bir artist havasıyla nazlana nazlana sorulan sorular cevap veriyor, karlar düşer şarkısını yarım yamalak söylemeye çalışıyordu kahkahalar atarak.. bir de fotograf var çay bahçesinde çekilmiş.. okula başlamamışken daha, üzerimde lacivert beyaz bir mont var, elim çenemde. gözlerim kocaman, hiç makina görmemiş gibi çıkmışım..
geçenlerde bu kaseti buldum dinledim, fotografa baktım. masumuyetimi kaybettiğimin farkına vardım, fotograftaki o gülen küçük insanla hiçbir benzer yanım kalmamıştı.. bakışları ne kadarda farklıydı benimkinden, ne kadarda utangaçtı.. sesinde bir heyecan, anlamsız bir mutluluk..
21 yıl ne kadar da çabuk geçmiş.. ama artık geçen her günün daha da yavaşladığını hissediyorum. heyecanı kaybolmuş bir hayat, hergün aynı şeyleri yapmaya ayarlanmış bir robot gibi sıradan bir yaşam.. o zamanlar tek derdimiz yarışlarda birinci gelmek, oyunlarda ebe seçilmemekken şimdi.. acılar, hayal kırıklıkları, üzüntüler, kırgınlıklar hayatımızı kaplamışken, küçük şeylerden mutlu olan çocukluğumuzu düşünüp hem sevinip hem üzülüyorum..o zamanlar yapılan hatalar affedilirdi hep, unutulurdu herşey çabucacık... artık küskünlükler kısa sürmüyor, kesin ayrılıklar aldı o tatlı küskünlüklerin yerini... bir şeker verince, bir tatlı gülümsemeyle kazanamıyorsun arkadaşının kalbini...
o zaman hayat toz pembeydi, çirkefliklerin, yalan dolanın farkında değildik, kirlenmemiştik daha...
çocuk olmayı özledim ben. yaptığım yaramazlıkların ardından verilen cezalardan ders almayı özledim, sonunu görmediğim yollarda deli gibi koşmayı, bisikletten düştüğümde yanıma koşa koşa gelip beni kaldıran arkadaşımı özledim...
tek derdinin annenin yemene izin vermediği şeker yada almadığı bebek; yahut ebe sobe oynarken ilk ebelenin sen olduğu sorundan ve sorumluluktan uzak, özlenesi en anlamlı şeylerden biri.
hakikaten bu kadar derin özlem duyduğum tek şeydir.bunun ondan sonraki hayatımın çok iyi olması veya çok kötü olmasıyla hiçbir alakası yoktur.çok iyi bir hayatımda olsa çok kötü bir hayatımda olsa o çocukluktaki masumiyeti,çabalamadan küçük şeylerden mutlu olabilme hevesliliğini,ilerde gülünecek yegane şirin aptallıklar(kireçle yüzümü yıkamak gibi) çağını...ne olursa olsun herşeye tercih ederim sanırım.tabii söz konusu benim zamanım,benim çocukluk arkadaşlarımsa.yoksa şimdi ki gibi kaçırılır endişesiyle sokağa bile gönderilemeyen,o yaşta bile kıskançlığın,çıkarcılığın had safhaya ulaştığı bir çocukluk mu,lütfen kalsın!
ve en çok seni özledim ben.
karşı komşunun sokağa çıkacağı zamanı beklemeni.
her teyzeyi annen gibi sevmeni.
sanki ayıpmış gibi kimselere söylememeni.
ve o bisikleti ilk gördüğünde koşuşunu.
yağmurlu bir günde annenin elinden yediğin ekmeği.
islanan sokaklara bakıp duygulanmanı.
yaz akşamlarında oturduğun kaldırımı.seni bir kez daha görmek isterdim...
hiç konuşmadan..
kısa pantolonlu siyah beyaz halini..
bir lokma boyunu..
diz çöküp yere sımsıkı...ama çok sıkı
sarılmak sana..
gözyaşlarımı omuzlarına bırakıp gitmek istiyorum şimdi
sana kim olduğumu söylemeden...arkama bakmadan
ağladığımı sana göstermeden
seni çok özledim
ama çok özledim
çocukluğum.
(bkz: ceyhun yılmaz)
küçükken herkes birincidir.
küçük bir çocuğun beyninde, rakip yoktur. her zaman birincidir..
yüz metre dünya şampiyonudur, everest'e tırmanan ilk insandır, tüm kötüleri öldüren silah ustası bir anti-kahramandır.
muhtemelen her erkek çocuğu, küçüklüğünde, elinde tabancasıyla pek çok kötü adam vurmuştur. ben şahsen binlercesini vurdum.. gerek motordan atlarken, gerek yıkık dökük bir binanın tepesinden, gerek bir kamyonun arkasından..
hiç ıskalamazdım o derece iyiydim..
şimdi elime bir silah alıp evin için tepinmeye başladığımda, eğlenceden çok, annemin beni görürse neler düşüneceğini düşünyorum.. ayıp mı kardeşim oyuncak tabancayla tepinmek? ne var işte adam vuruyoruz eğleniyoruz..
çocukken k'nex'lerden ay arabaları yapıp ayın yüzeyini delerdik. bir de lego'lardan korsan adası yapıp maceradan maceraya atlardık..
ya da ben çocukken çok fazla ağır çekim koşardım.. az mı yüz metre dünya şampiyonu oldum. bir de galiba çocukken terlemezdim ben.. yani terlerdik ama kokmazdık. ben koktuğumu hatırlamıyorum en azından..
ben çocukken ya dalgıç olurdum, ya da astronot.. çoraplarımın uçlarını sarkıtıp derin sularda gezdiğim günler aklımda halen daha.. ben çocukken ne de çok eğlenirmişim değil mi..
şimdi ne zaman ağzı burnu yamulmuş koşturan bir çocuk görsem, o günler geliyor aklıma..
boyum 1,40 idi ama kafam dünyalara sığmazdı o zamanlar..
şimdi bir bakıyorum da..
anne tarafından ekmek almak için bakkala gönderilip,dönüşte o sıcacık ekmeği köşesini koparıp o nefis kokuyu içine cekerek yemeyi özlemektir.ve gerçektir ki o lezzet kolay kolay başka hiç bir şeyde bulunamaz.
cuma günleri istiklal marşı çıkışında servise koşarak gitmeyi özlemektir. evde canınız ne demek isterse istesin milletin sadece size acı biber sürerim ağzına tepkisini duymayı özlemektir. arkadaşlarınızla kol kola girip önümüze gelene bir tekme yapmayı özlemektir. sokakların kirli olmadığı zamanları özlemektir sanki kirlenen biz değilmişiz gibi. yaptığın hataların çocukluğuna verilmesini özlemektir. dışarıda kum sahada top oynayan çocukları görüp eve gelip saatlerce o günleri düşlemektir. yaraların sadece fiziksel olduğu günleri özlemektir.
büyümenin olgunluğun bir sınırı vardır her insan için.hayat tecrübesi yaşadıkça artar bu olgunluğun artacağı anlamına gelmez,gelmiyor.çocuk olmayı özlemek;çocuk olmaktan uzaklaştıkça daha da ağır basar.tıpkı genel geçer teorem gibi.uzaklaştıkça yaklaşılır bazı şeylere.özellikle duygu düşünce aleminde çok da doğru bir gerçektir.bunu bilmek ise yaşlanmaktır,özlemektir
sabahçı-öğlenci olmayı özlemek.her defasında hangisini daha iyi olduğuna karar verememek..
annenin işe gitmesine üzülmek.sabahları anneannenin evinin yolunu tutmak..
susam sokağını beklemek..
simidi gazoza geçirip ordan yemek..
transformers maketleriyle oynamak..
pazar günleri bizimkileri izlemek..
deliler gibi ip atlamak..
boyunun ne kadar uzadığını kendini buzdolabıyla kıyaslayarak anlamaya çalışmak..
gamsız olmayı özlemek dertsiz olmayı özlemek artık yaşamayan anneanneyi özlemek...yitip giden saflığı özlemek...
biran önce büyüme isteği içinde kıymetini bilemediğimiz dönemdir. hüzünle yad edilir. kıymeti sonradan anlaşılan,hayat defterine yazılan hatıraların ilk sayfalaradır
sokağın köşesindeki muhallebiciyi düşündüğünüzde ve okulda harcamadığınız para ile orada kendinizi coşkuya sürüklediğinizi hatırladığınızda, hayattan prova istemek gibi bir şey oluyor çocuk olmayı özlemek. bağırmayı istiyor insan. fon müziğini koymadan oynanan metinsiz oyunu kurcalamak istiyor. oyun olmasını istiyor. hikayelerde başrol oynamak yerine, dipnotlarda duran bir parça olmayı istiyor...
fakat ya bazen. anne-baba arasında yaşanan fırtınanın bütün bel büken buharını içine çektiğini hatırladığında insan, duvarların gidiş gelişini, hayatın gidiş gelişinizi, ve içlerindeki göçleri hatırladığında özlüyor mu insan... (!)
genelde çocukluğa ait olan bazı değerlerin tekrar farkedilmesiyle ortaya çıkar.tehlikeli bir hal almaya başladığı farkedildiğinde mame32 silinmeli,dosbox tüm oyun arşiviyle kaldırılmalı,mümkünse sabahları çizgifilm kuşağı bulunan tv'ler hızla zaplanmalıdır.
çocukluk öyle birşeymiş ki meğer,sevmediğin birisi gelip seni sıkıştırdığında tırnaklarını geçirir,ağıtı basıverirmişsin,söyleyeceğini söyler içini boşaltırmışsın,işte o derece hesapsız o derece kendin olmakmış çocuk olmak...
annenle babanı görerek aşka inanmakmış çocukluk.tüm akrabaların arkadaşların birbirini sevmesi demekmiş...insanlar büyüdükçe oyuncu haline geliyormuş demek ki...büyüdükçe timsahlaşıyormuş.
özgür ve kendi olmayı özlemesiymiş insanın çocukluğunu özlemesi.acı çektiğinde bağıra çağıra ağlamayı,sevmediği birine gülücük saçmak durumunda kalmamayı,dünyayı ak yada kara sandığı günleri hatırlayıp iç geçirmesiymiş.istediği oyuncak alınıyorsa ak olan dünyanın evdeki abiyle kavga edildiğinde kararmasıymış.o kadar net olmayı özlemekmiş.o kadar saf ve yalın olmayı o pespembe dünyayı özlemekmiş...
çocuk, etrafında olup bitenden habersizdir çoğukez. haberdar olduklarında da değerlendirmesi farklıdır olayları. güzel düşünür kötülük barındırmadığı için içinde. böyle olunca da herşey güllük gülistanlıktır ona. daha birçok fark vardır çocuklukla yetişkinlik arasında herkesin bildiği. gerçekler değil, değişen insanlardır. çocuk da yetişkin de aynı şeyi yaşıyor, sadece değerlendirmeleri farklı. insanın bilmesi gereken gerçekte neyi özlediğidir. (gerçeklerden bihaber olmayı mı ister aslında.) özlediğin buysa olaylara çocuk hoşgörüsü ile bakabilmek herşeyi yoluna koyacaktır. zor değildir çocuk olmak. özlemek yerine çocuk olmak gerektir o zaman. gerçeklerden kaçabildiğin sürece başarabilirsin bunu. birşey daha vardır ki gerçeklerden kaçmak isteyecek kadar aciz olmamalı insan.