ibrahim erkal ın
canısı filmini izleyince geçmişe dair bütün psikozlarım gözümde canlandı. on beş sene yaşadığım varoş mahallesinden ayrılıp lüks bir semte göçtüğümüz zamanlarda eski mahalleme işim düşmüştü. topu topu bir ay yaşadığım lüks semte kendimi kaptırarak "bu varoş mahallede insanlar nasıl yaşıyor?" diyerek ordakileri bir güzel aşağılamıştım.
rayban dan güneş gözlüğü aldığım ilk günlerde hususi bir şekilde ağustos sıcağında güneşin altında yürüyordum ve güneş gözlüğü kullanmayanlara: "nasıl insan bunlar ya, bu güneşte resmen gözlük takmıyorlar!" diye kızıyordum. işte bu örnekler içimdeki ibrahim erkal'ın hala ölmediğini, aslan yelesi gibi saçlarıyla iç organlarıma sımsıkı sarıldığını gösterir.
unutmaya çalıştığım, çocukluktan getirdiğim bu kadar saplantılı davranışların yanısıra hafızamda taze tutmaya çalıştığım alışkanlıklarım da var. kusarken annemin alnımı tutması, ağrıyan yerlerimi annemin öpmesi ve o yerin iyileşmesi bu özlemlerin nadide örneklerindendir. çocukluktan kalma en önemli alışkanlığım ise, düştüğüm yeri annemin terliğini çıkarıp dövmesidir. bu nasıl bir acı giderme yöntemidir allahım; sanki kanayan diz kapağıma lokal anestezi yapmışlar... sanki burkulan koluma japon geyşalar masaj yapmışlar... bu alışkanlığımı hala sürdürürüm; düştüğüm zaman, yer mekan dinlemeden kunduramı çıkarıp yeri bir güzel döverim.