çalışan annenin çocuğu olmak, insana çok şey katar. sorumluluk duygusundan hiç bahsetmiyorum bile, daha 8 yaşında bir bebeyken küçük kardeşine bakma görevi sana düşerse o sorumluluk duygusu nasıl gelişmesin? sonra da sosyologlar "büyük çocuklar yöneticiliğe, liderliğe daha yatkın; küçük çocuklar daha havaî, daha özgürlüğüne düşkün olurlar, bikbikbik" diye ahkâm keserler, ulan bunu bana 8 yaşındayken sor, gene söylerdim... neyse neyse, benim asıl anlatacağım başka: çalışan annenin çocuğu olmak insanın yaratıclığını da geliştirir. valla bak... hemen örneklerle açıklayayım: içimizden kaçı annemiz evdeyken radyoyu sabunlamak/çamur, karabiber ve sütten kek yapmak/annenin saç fırçasını ve geçen badanadan kalmış yarım kutu boyayı kullanarak duvarlar üzerinde sanatını konuşturmak... gibi aktivitelere girişebilmiştir ki? bu gibi yaratıcı aktiviteler için boş bir ev ve yasaklarla kirlenmemiş bir beyin lâzımdır! tepenizde zebellah gibi dikilen anne varken o iş olmaz... hatta yaramazlıklarınızdan illallah eden anne, karlı bir günde üşütüp hasta olmamanız için evin anahtarını size bırakmayıp yanında götürse bile, önceden geliştirmiş olduğunuz yaratıcılığınızdan bir tutam kullanıp şıp diye çözümü bulursunuz: kardeşlerden biri evde beklerken diğeri çıkar, bir güzel oynar, kardanadamın yarısını tamamlar; sonra sıra diğer kardeşe gelir, o da çıkıp oyununu oynayıp eve döner. dönerken de "yazık, üşümesin" diye sokaktan bir kedi bulur getirir. anne eve döner, salonun ortasında, beyaz koltuğun üzerinde evin sanki kırk yıllık sakini gibi yayılmış oturan kediyi görür, bir çığlık kopartır. görev tamamlanmıştır!
*