 | | | |
bazı kitaplar anlatılmaya gelmez, hele ki bir ihsan oktay anar kitabıysa.. anlatmaya kalkanın da, yermeye çalışanın da, övmeye kalkanın da genelde elinde patlar böyle kitaplar.
az önce bitirdim kitabı.. içimde yine bir puslu kıtalar atlası, binbir gece masalları, gölge avcıları kulübü ve kara kitap'ın baş döndürücü bir harmanını oluşturdu. hayatta en çok muhtaç olduğum o sisli, alacalı, gotham city tarzı, rüyaların, afyonların, dervişlerin, garip simyaların; kısacası sahip olmadığımız ve bazılarımızın bu yoksunluktan dolayı kendini kudururcasına başka şeylere yönlendirmek zorunda bıraktığı şeylere narince dokunan sayılı kitaplardan..
kitap nedendir bilinmez, yabancı uyruklu köle ve efendisi konusuyla bana beyaz kale, sır dolu cinayetleri ile de benim adım kırmızı'yı hatırlattı.. elbette ki, güneşin altında söylenmedik hiçbir söz yoktur; bu yüzden bir esinlenme olduğunu söylemeye çalışmıyorum, belki de vardır, bilmiyorum.. sadece o kitapları anımsattı içindeki bazı konular, sadece bu söylemek istediğim..
istanbul bütün zamanlar boyunca ulusların en çok düşlediği ve içinde biriktirdikleriyle babil ve kudüs'ü dahi birlikte rahat rahat ikiye katlayacak büyülere sahip olmuştur.. ihsan oktay anar'sa, bu öyküleri, gerçekleri ve hakikati çıkarmak için nereye bakması gerektiğini gayet iyi biliyor..
kan topu olmuş yüzyılların tam içine dalıp, derinlerden nefesinizi kesecek yeni tohumlar çıkarıp sofraya atıyor kitap.. geriyeyse sadece bizlere, son yemek'e oturmak kalıyor ve her şey sona erdiğinde fark ediyoruz ki, isa'yı satmak için sıraya girmişiz..
daha fazlasını oku