ne zaman ki bu ülke yönetimi darbe olsun, daha hafifinden askeri dürtme olsun, bunlardan birini aldı, işte o zaman iktidar koltuğuna zar zor oturmuş bulunan süleyman demirel koltuğundan edildi. bu sebeple esasında kendisi darbelerden nefret etmelidir. ama nedendir bilinmez, atsan atılmaz bu güzel siyasetçimiz yine darbeci paşaların maiyetine girmekten de imtina buyurmaz. hatırlamaya çalışıyorum da, 12 mart 1971'deki askeri müdahalede de, 12 eylül 1980'deki darbede de başbakan demirel'di -yanılmıyorsam-. yani türk siyasetinin "niyazi" talihine sahip bir siyasetçisi idi kendisi. ama yılmadı, özal'ın ölümüne kadar sabretti ve köşke çıkabildi. yani bu kadar gelip gitmeler, bu kadar talihsizlikler ardından böylesi bir jübileyle siyaset sahnesinden ayrılmak, zannediyorum başka bir babayiğide daha nasip olmaz. bir yandan keskin zekası ve üstün kıvırma kabiliyeti, yani siyasetin doğasına son derece uygun yetenekleri ile ve diğer yandan halkın içinden biri olarak o halkın dilini çok iyi konuşabilmesi ile "baba" olabildi. hani osmanlı'dan devraldığımız patrimonyal* devlet geleneğimizi alnının akıyla ve en görünür ve saf haliyle cumhuriyet türkiyesi'ne demirel taşıttı.
demirel dedim de aklıma bir de anım geldi; orta sonda mıydım neydim, "cumhurbaba demirel gelecek şehre" (kayseri oluyor bu şehir) dediler, bizi götürüp sivas caddesi'ydi yanlış hatılamıyorsam, bir cadde boyunca tek sıra halinde dizdiler. müdür bey bizi sıraya dizerken kendince akıl da verdi bir sürü: "aman yavrum, size bir şey sorarsa cumhurbaşkanı 'sayın cumhurbaşkanım' diye cevap verin. konuşmaya başlarken önce okulunuzun adını söyleyin.." filan. neyse, öğretmenlerimizin telaşlı koşturmaları eşliğinde koca dört sınıf -ki ortalama altmışar kişiden iki yüz kırk kişi filan ediyorduk- gittik malum caddeye, dizildik. epey bekledik yaz sıcağının altında, kalın süveterlerimizin içinde. e cumhurbaba geliyor ya, kravat genişletmek bile yasak. dimdik duruyoruz. gelen geçen bakıyor. ellerimizde bayraklar. yüzümüz illa gülmeli. neyse, ne kadar bekledik bilmiyorum, bir hareketlenme oldu arabaların geliş yönünde. baş altı tane motorlu polis geçti önümüzden son sürat. ardından son model eskort araçları. müdür telaşta. "aman hocam, diyor edebiyatçımıza, şu notları daha iyi olan çocuklardan bir kaçını öne alalım. not filan sorar, rezil oluruz sonra." müdür bey'in lafı daha bitmeden ihtişamlı siyah bir araba göründü soldan o eskort araçlarının arasında. son hızla önümüze kadar geldi konvoy. müdür heyecandan ölecek. dönüp bize "dikkat!" dedi. telaşla tekrar yola döndü. öylece kalakaldı. ortalıkta ne konvoy vardı, ne cumhurbaşkanlığı makam aracı. arkadan bir öğrenci sesi gerilen sinirleri yumuşattı mı bilmem ama hepimizi çok güldürdü: "(müdüre hitaben) hocam, üzgünüm ama cumhurbaşkanının sağ elinin sırtını göremediniz.."
işte devleti ve ona ait babayı ilk "yakından" görüşüm böyle olmuştu.
daha fazlasını oku