 |  | | |
öncelikle baştan tanımımı yapayım da sonradan bik bik olmasın.
tanım: üçüncü nesilden sözlüğe adımını atmış numero uno güzellikteki yazılarıyla ve nickiyle dikkat çeken itü sözlük yazarı.
şimdi başlıyorum, kimse beni tutmasın. çocuğum ver alttan bir dirty vegas – walk into the sun. evet, kendisiyle ilk tanıştığımızda söyledim: “ölüm kalım mücadelesinde son şansım brokoli olsa fişi çekin derim” dedim, güldü ve “ben de sevmem brokoliyi ki!” dedi. “ne ayaksın sen o zaman yaa!” dedim, agresifleştim bir anda. güldü ve “büyük konuşma” dedi. kendisine “ready to go” dedim o anladı. problem yoktu artık.
olmadı lan bu başlangıç? kafamdaki şey bu değildi ya neyse bişey demiyorum. beşamel soslu brokoli nasıl yemektir bilmem ben, üstte de belirttim işim olmaz brokoliyle ama bir şey diyeyim onu tanımlamak için yemek adları yetersiz; ne bileyim şakşuka, imambayıldı, hünkarbeğendi gibi sempatik yemek isimlerinden yola çıkayım diyorum olmuyor yine.
yazdıklarını okuyayım bari dedim, belki onun hakkındaki duygu ve düşüncelerimi anlatabilecek kelimeler hatta yer yer paragraflar çıkar dedim, copy paste oop ordan tertemiz yazarım dedim, onlarca güzelcene yazılmış girinin içinden bir şey çıkaramadım. aklıma ilk gelen şey “basket topu” oldu. insanın aklına gelen şey başına gelirmiş, basket topunu yedim kafaya.
velhasıl geleyim asıl konumuza. beşamel soslu brokoli ne ifade etmektedir benim gibi sıradan bir varlık için. öncelikle brokoliyi sevmem bahsetmiştim, ama kendisinin hayatımda büyük bir hızla edindiği yeri anlatmak adına şunları yazabilirim:
bir grup genç dostoyevski’ye sormuşlar: “nasıl bu kadar iyi yazabiliyorsunuz?” o da demiş ki: “ne zaman iki kanyak çakıp kendime gelsem ilham perim yanıma gelir, onsuz bakkala bile gitmem.” demek ki neymiş herkesin bir ilham perisine ihtiyacı varmış. işte benim ilham perim de kendisidir. onsuz bakkala bile gitmem. lan bu kendisi şeysini kullanmaktan sıkılmaya başlıyorum ben ama napayım girinin gidişatı açısından buna katlanacağız.
sonra aynı gençler gitmişler peter pan’a sormuşlar: “neden tinkerbell?” çok duygusalmış pan, demiş ki: “ne zaman üzülsem, moralim bozulsa, karnım acıksa, sevgiye, ilgiye ihtiyacım olsa her zaman tinkerbell yanımda oluyor. onun için her şeyi yaparım çünkü biliyorum o da benim için her şeyi yapmaya hazırdır, seviyorum lan tinkerbell’i. o wendy’e söyleyin bir daha kapıdan içeri almam onu”. işte görüyorsunuz peter pan için tinkerbell’in önemini. benim için de kendileri aynen öyledir. yemek olan değil, yazar olan. yanlış anlaşılma olmasın.
gençler araştırmanın son kısmında, artık bitiş paragrafını yazacaklar, bana geldiler. dediler ki: “nasıl oluyor da bir insanda bu kadar iyi özellik bir araya gelebiliyor?” anlattım. önce kendimden başladım tabi ki: “bakın arkadaşlar. benim uyku ile aram bozuk. uyunamıyorum sabahları, kişilik bozukluğu var bende üzerime gelmeyin. bunu ona söylediğimde ilk yaptığı iş ertesi sabah beni uyandırdı. böyle bir insan nasıl olur da içinde kötü bir şeyler barındırabilir! impossiblee!” dedim. sonra devam ettim: “kendisi son derece güleryüzlü, hayata sımsıkı bağlı, çikolata kadar tatlı bir insan. kızmaya çalıştım bir kere, olmadı 4 saniye içinde gülmeye başladım. o an bıraktım artık, kızamıyorum ne yapsa”. bişeyler daha dedim: “kimi zaman bir istanbul hanımefendisi gibi kelimelerinde seçici, dik duruşlu, mesafesini koruyan; çoğu zaman içimden bir parça gibi sevecen, sempatik, konuşkan, güleryüzlü ve bütün bu özelliklerinin yanında mantıklı, düşünceli bişeyler bişeyler.” “vay bee” dediler ve gittiler. “şarjı bitti dinleme cihazının biz bi pil alıp gelelim” dediler giderken. geri gelmediler. anlamadım nasıl oldu. daha anlatacağım çok şey olacaktı ileride.
bu arada ben bu kadar şeyi yazdım da bahsedeceğim şeyi unuttum. neyse sanırım yukarıda anlattıklarımdan çıkar her şey ortaya. unutmadan “serengeti yaylalarında bir gün” projesini maddi kaynak eksikliğinden ötürü rafa kaldırdım şimdilik. taksimle idare ediyoruz. güzel yer taksim yaa. yürüyerek her yere gidiliyor taksimden. tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu morpheus’tan önce biz keşfettik beraber. zaten istanbul gibi şehir dururken serengeti falan. gerek yok. national geographic ile idare ederiz artık video fotoğraf vs.
böyle biri işte.
daha fazlasını oku