unutuldu..
sibel can’ın tangası, ali kırca’nın görüntüleri, kaya çilingiroğlu’nun sevgilileri, pınar altuğ’un “can”ıyla uğraşırken türkiye cumhuriyeti tarihinin en acı verici, en dehşet verici doğal afeti unutuldu..
17 ağustos 1999 marmara depremi..adı bile boyutlarını belli ediyor..”gölcük” değil, “bursa” değil, hatta dünya çapında popüler olsun diye “istanbul” da değil..”marmara” depremi..bir bölgenin yarısını etkileyen, 150-200 km çapında evlere zarar veren hatta bir kısmını yıkan, bir şehri haritadan silinmenin eşiğinden döndüren, açıklanan ölü sayısının en az 2-3 katı kadar can alan deprem..
başka depremler olmadı mı?
dinar’da insanlar ölmedi mi?
erzincan’dakiler adam değil miydi?
izmir’de dakika başı deprem oluyor biz bir şey diyor muyuz ?
asla hiçbir afeti küçümsemek niyetinde değilim eğer insanlar ölüyorsa..ama bu bir deprem değil bu bir afet, facia, bu tabiat ananın tokadı değil; yumruğu..
ve nakavt olmuş bir şehir..
bu bir daha yaşanması muhtemel olmayan doğal facianın unutulmaması için o gün ve gecesinde neler yaşadığımı naçizane yazmaya, kelimelere dökmeye çalışacağım her ne kadar imkansız olsa da..
16 ağustos 1999, gölcüğün sakin yazlık beldesi halıdere..
garip bir gündü..deniz hiç olmadığı kadar sakin, hava hiç olmadığı durgundu..hatta yaz boyunca her gün koloniler halinde denizden hiç eksik olmayan denizanaları bile etrafta yoktu..sanki doğa bir anda kendi içine kapanmıştı..hava yakıcı derecede sıcaktı ama bir gram nem yoktu..güneş sadece yakıyordu o kadar..henüz 1 yaşını doldurmuş olan küçük kuzen sabahtan beri ağlıyordu..uyumuyordu, yemek yemiyordu, sadece ağlıyordu..kendini parçalarcasına, sanki bizi uyarırcasına..ara sıra bünyesi bu kadar ağlamaya yenik düşüyor susuyordu sonra tekrar ağlamalar..hani hep derler ya hayvanlar deprem yaklaşırken garip tavırlar sergiler sanki bu görevi bugün küçük kuzen üstlenmişti..
hiçbir şeyden şüphelenmeden geçirdik günü normal bir şekilde..deniz suyunun sıcaklığı blie dikkatimizi çekmemişti..neyden şüphelenecektik ki, deprem mi? ne alakası var? kimsenin aklına gelmezdi..
akşam hava daha da garipti..sanki hafifleşmişti..gökyüzü inanılmaz aydınlıktı, sanki güneş batmayı unutmuştu..bu aydınlığın sebebi yıldızlardı, her zamankinden daha parlaklardı her zamankinden daha fazlalardı..
lay lay lom eğlenmeye devam ettik, dördüncüyü bulduk okeyimizi oynadık, güldük, eğlendik, içtik..
17 ağustos 1999 03:02..
noluyo lan ?
hayır evin hemen arkasındaki izmit-bursa yolunun çukurlu kısımlarından tırlar, kamyonlar geceleri yüksek hızlarda geçtiğinde de ev hafif sallanırdı ama bu bir tır filosunun saatte 200 km hızla geçiyormuş gibi..
yarı uykulu halimden tam uyanık hale geçmemi ve refleks olarak dehşete kapılmamı sağlayan annemin çığlıkları ve kelime-i şahadetleri oldu..
“deprem oluyoooor !!”
yine refleks olarak en yakın çıkış olan arka bahçenin çıkışına yöneldim..ne olduğunu bile anlamadan kendimizi dışarı attık..izmit bursa karayolu bomboştu, tek tük kamyonlar geçiyordu..yolun öteki tarafında göz gözü görmüyordu toz bulutundan dolayı..kısa sürede tozlar bize de ulaştı..tozların içinden kesik kesik “allaaah” haykırışları yükseliyordu..
içimde yaşadığım dehşet dışarı çıktı..bir anda bütün midemi boşalttım yola..buranın durmak için uygun bir yer olmadığı ortadaydı..evin ön tarafı olan sahil tarafına geçmek için yol kenarından dolaştık..
sahile vardığımızda ise asıl korkunç tablolardan biri ortaya çıktı..dalgalar kaldığımız apartmanın içine kadar girmişti..tam karşımızda ise tüpraş rafinerisi bütün ihtişamıyla yanıyordu..arkadaşlarım panik içinde gruplaşmış, kenetlenmiş, birbirlerini sakinleştirmeye çalışıyordu..sürekli okey oynadığımız denizin içine inşa edilmiş gazino yerinde yoktu..neler oluyordu, bu nasıl bir şeydi böyle?
sabah olmuştu sanırım ama etraf aydınlanmıyordu..tüpraştan yükselen dumanlar güneşin doğmasına izin vermiyor, insanları daha dibe sürüklüyordu..artçı depremler azalır gibi olmuştu, bir cesaretle eve girdim ne olup bittiğini görebilmek, dışarıdakilere kıyafet alabilmek için..çocuk cesareti işte..duvar boyu oluşmuş yarıklar, devrilmiş vitrinler, televizyonlar, yerlerde kırılmış tabak çanak..
etraf aydınlandıkça tablo netleşiyordu..iskambil kağıdından yapılmışçasına katlanmış, 5 kattan 1 kata düşmüş binalar..etrafta evladını arayan anne babalar, toz bulutu, tüpraş..deniz kıyısına denizin yuttuğu gazinonun meşrubat dolabı vurdu..çocuk yaştayız daha, ruhumuz asi, çektik sahile kırdık kilidini..içtik birer kola..
arabanın radyosunu açtım nedir bu olayın boyutları çünkü etraftakilerin konuştuklarına kulak kabartırsam delirecektim..
“gölcük haritadan silinmiş” (5 km ötemizde lan)
“istanbul’un yarısı yıkılmış”
“en az 500.000 ölü” (gerçek olabilir bu tabi)
“donanma yıkılmış”
“izmir’de bile evler yıkılmış”
radyodan haberler geldikçe bu afetin büyüklüğü bir kez daha beynime işleniyordu..bolu dağındaki yolun çökmesinden tutun da, istanbul’un gölcüğe göre en uzak köşesi olan avcılar’da yıkılan evler..bu kadar büyük bir etki alanı..ölü sayısı geometrik olarak artıyor..
elektrik yok, su yok, telefonlar çalışmıyor, teknoloji ve tabiat ananın kombo yapıp vurduğu bu yumruk insanları atalarının yaşam tarzına yönlendirdi istemsiz olarak..battaniyesini mangal tüpünü yarı yıkılmış binalarından kurtarabilen insanlar dağa, yaylaya çıkmaya başladı..
…
bu yazdıklarımın hiçbirini duygusal bir yazı olsun diye götümden sallamadım, o günlerde yaşadıklarımı da asla tam olarak anlatamam..
sadece bilgi olması açısından, unutulmaması açısından, hatırlanıp geleceğe daha iyi hazırlanılması açısından..
daha fazlasını oku